Fıkha Danışmak

Ebubekir Sifil2008, 2008 Yılı, Gazete Yazıları, Mart 2008, Mart Ayı 2008 OS, Okuyucu Soruları

Karşılaştığımız cüz’î olaylarda tatbik ettiğimiz, ancak daha geniş çerçeveli olay ve olgular söz konusu olduğunda genellikle ihmal ettiğimiz bir davranış kodu Fıkh’a danışmak. Oysa hayatı müslümanca yaşamanın, Fıkh’a danışmaktan başka bir yöntemi yoktur.

Bugün sizinle Malikî mezhebinin X./XVI. asır alimlerinden Ebu’l-Abbâs Ahmed b. Yahyâ el-Venşerîsî’nin el-Mi’yâru’l-Mu’rib adlı eserinde gördüğüm bir fetvayı paylaşacağım.

el-Venşerîsî bu eserinde, kendi fetvaları yanında, Endülüs ve Kuzey Afrika (Fas, Tunus, Cezayir) coğrafyasında kendi zamanına kadar yaşamış alimlerin (ki hemen tamamen Malikî mezhebine mensup olduklarını biliyoruz) fetvalarını da derlemiştir. Bu yönüyle eser, sadece fetva konusunda değil, muhtevasına yansıyan sosyo-kültürel, siyasal vd. alanların da fotoğrafını vermesi dolayısıyla ayrı bir önemi haizdir.

Bir noktayı daha dikkatinize sunayım: “Fetva” dendiğinde genellikle –soru ne kadar uzun olursa olsun, cevabın, “el-Cevab: Caizdir/değildir” tarzındaki formülasyon akla gelir. Oysa bu alel ıtlak böyle değildir. Cevabın –yerine göre– sayfalarca sürecek şekilde delillendirildiği, detaylandırıldığı fetvalar hiç de azınlıkta değildir. el-Venşerîsî’nin adı geçen eseri de bu tarzıyla ön plana çıkmaktadır.

Nakledeceğim fetvaya gelince;

Endülüs düşmüştür. Burada yaşayan Müslüman ahali iki seçenekle baş başa bırakılmıştır: Ya dininizi değiştireceksiniz, ya da öleceksiniz! Bu seçeneklere razı olmayıp kendisine üçüncü bir seçenek oluşturanlar da olmuştur elbette. Bunlar, bütün varlıklarını Endülüs’te bırakarak Mağrib’e hicret etmeyi seçenlerdir.

Ancak hicret öyle büyük bir imtihandır ki, onun hakkını verebilmek için Muhacirun bilincine sahip olmak gerekir. Bir de işin Ensar boyutu var tabii. Hicret edenlerle bütün varlıklarını kardeş payı yapanlar! Dolayısıyla hedefine ulaşmış bir hicret, gidenlerin Muhacirun, karşılayanların da Ensar olması ile mümkündür…

Endülüs’ten hicret edenlerin Mağrib’de karşılaştığı sıkıntılar bir süre sonra büyümeye başlayınca, “Acaba gelmese miydik?” diyenlere rastlanmış, “Varsın küfür idaresi olsundu; hiç olmazsa Endülüs’te rahat bir hayat yaşıyorduk. Geri gitmek istiyoruz” sesleri sıkça duyulmaya başlamıştır.

Sosyal bir problem haline dönüşme eğilimi gösteren bu durum el-Venşerîsî’ye sorulur ve meselenin nasıl çözülmesi gerektiği konusunda kendisinden fetva istenir. el-Venşerîsî, yazdığı uzun fetvada [1]el-Mi’yâru’l-Mu’rib, II, 119 vd. hicretin önemini, anlamını ve mahiyetini ayet ve hadislerle izah ettikten sonra, geri dönüşün caiz olmadığını, çünkü orada artık Hristiyanlık idaresinin mevcut olduğunu, bir müslümanın bilerek isteyerek darul harp kategorisine giren böyle bir idare altında yaşamasının kesinlikle caiz olmadığını anlatır. O arada son derece önemli bir tesbite yer verir: Eğer hicret edecek bir darul İslam yoksa ne yapılacaktır?

“Bu durumda kişi, günahın en az yaşandığı yeri tercih eder. Küfrün hakim olduğu bir yerdense, (Müslüman) zalim idarecinin hüküm sürdüğü yer; yönetimi adil olmakla birlikte haramlar üzerine kurlu bir hayatın yaşandığı yerdense, idarecisinin zalim olduğu ve fakat helaller üzerine kurlu bir hayatın mümkün olduğu yer daha hayırlıdır. Aynı şekilde, hukukullah alanına giren hususlarda günahların işlendiği bir belde, hukukul ibad (kul hakkı) konusunda zulümlerin işlendiği bir beldeden daha hayırlıdır…”

Bu tesbitlerin günümüze tutacağı bir ışık var mıdır, ne dersiniz?

Milli Gazete – 24 Mart 2008

Kaynakça/Dipnot

Kaynakça/Dipnot
1 el-Mi’yâru’l-Mu’rib, II, 119 vd.