Alim-Veli

Ebubekir Sifil2004, 2004 Yılı, Gazete Yazıları, Haziran 2004, Haziran Ayı 2004 OS, Okuyucu Soruları

Soru: “Neden Mevlana, Bâyezid-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî, Bişr el Hafî, Yunus Emre, İbrahim b. Edhem, İbrahim Havvas v.s. zevat-ı aliyeye evliya deniyor da alim denmiyor? Bu zatlar fıkıh bilmiyor mu, müçtehit değil mi, medrese tahsili almamışlar mı, tefsir, hadis bilmiyorlar mı? Neden bir hüküm beyan edilirken “Gazalî şöyle dedi, Merginanî’de böyledir, Suyutî’de şöyledir” v.s. deniyor da, “Mevlana veya Yunus vesaire şöyle buyurmuş” denmiyor? Said bin Müseyyeb ve Hasenul Basrî, sanırım ikisi de tabiin; Veysel Karanî de tabiin aynı şekilde. Neden bir hükümde “Basrî ve Said b. Müseyyeb şöyle buyurdu” deniyor da “Veysel Karanî şöyle buyurdu” denmiyor? İşte ben bunu anlamıyorum. Veysel Karanî alim değil miydi, fıkhı, hadisi, ayeti bilmez miydi?

“Öte yandan neden Ebu Hanife, Şafiî, Malik, Şa’bî, Suyutî, Kasanî, Kurtubî, Merginanî, İbn-i Abidiyn için alim deniyor da, evliya tabir edilmiyor? Bunlar öncekiler gibi ehl-i hal değil miydi, tasavvuf bilmezler miydi, ehl-i takva değiller miydi, veli olmamışlar mıydı? Sadece hüküm beyan edilirken “şöyle dedi, böyle dedi…” tamam, amenna. Lakin bunlar ilk saydığım zevat gibi ehl-i takva değil, ilk zevat da sonraki saydıklarım gibi alim, bilgili değil desek olur mu? Bu ayırımın sebebi nedir? Biri veli, diğeri alim?”

Cevap: Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun nefis bir tesbitiyle yukarıdaki sorunun cevabına giriş yapalım. Merhum –anlam olarak– der ki: Öyle kimseler vardır ki, bir sahada “otorite” seviyesine çıktığı halde, başka saha(lar)da “avam” mertebesinde kalmıştır. Zira zamanını ve himmetini bir sahada yoğunlaşmaya sarf eden kimseler, çoğu zaman başka sahalarda gerekli mesaiyi sarf etmedikleri için belli bir seviyeden ileri geçemezler.

Bu tesbit, soruda isimleri “evliya” kategorisinde sayılanlar için de, “alim” kategorisinde zikredilenler için de –mutlak anlamda olmasa da, genel durum itibariyle– geçerlidir. Bir diğer ifadeyle, her iki kesim arasında da, her iki sahada üstünlüğü ve fazileti müsellem olan kimseler yok değildir. Söz gelimi el-Hasenu’l-Basrî merhum bu söylediğimin tipik bir örneğidir. Gerek zühd ve takva hayatında, gerekse Tefsir, Fıkıh, Kelam –ve mürselleri genellikle zayıf kabul edilmekle birlikte– Hadis sahalarında otoritesi tartışma konusu değildir. Aynı şekilde mesela İmam el-Gazzâlî de hem mutasavvıf kişiliğiyle, hem de Kelam, Fıkıh ve Usul-i Fıkıh alanındaki eserleriyle “kaynak” olma hüviyetini muhafaza etmiştir.

Şurası açıktır ki, bir kimsenin bir sahada otorite olduğunun söylenebilmesi için, görüşlerinin tedvin edilmiş olması gerekir. Eğer “alim” kategorisinde isimleri geçen zatlar ve benzerlerinin “zahirî ilimler” sahasında görüşlerine yer veriliyor, itibar ediliyorsa, bunun sebebi bu sahada eser vermiş, talebe yetiştirmiş olmalarıdır. Onların “veli” olarak anılmaması, bu makamın uzağında bulundukları anlamına gelmez. Zahirî ilimler alanındaki eser ve görüşleriyle şöhret kazanmış nice “Rabbânî alim”ler mkevcuttur!

Özellikle Tabiun ve Tebe-i Tabiîn dönemlerinde yaşamış, mutlak içtihad seviyesinde ahkâm istinbatında bulunmuş eş-Şa’bî, İbrahim en-Neha’î, Sa’îd b. el-Müseyyeb, el-Kasım b. Muhammed, el-Evzâ’î, es-Sevrî… gibi birçok Hadis ve Fıkıh otoritesi vardır ki, eserlerinin bize kadar intikal etmemiş olması, mezheplerinin tedvin edilmemiş bulunması ve tabilerinin indirasa uğraması gibi sebepler dolayısıyla daha sonraki dönemlerde ve günümüzde görüşleri pek sık gündeme gelmez…

Keza “veli” sınıfında sayılanlar da Tasavvuf sahasında eser vermiş, görüş belirtmiş veya talebe yetiştirmiş kimseler oldukları için bu sahada da onların görüşleri yaygın olarak nakledilegelmiştir. Ayrıca mesela es-Sülemî gibi, el-Kelâbâzî (Gülâbâdî) vb. gibi “zühdiyat” sahasında şöhret kazanmış olmakla birlikte, Tefsir, Hadis gibi “zahirî ilimler” alanında da eser vermiş olanlar da mevcuttur. Ancak ya bu tarz eserleri günümüze intikal etmediği veya rivayetlerinde yahut yorumlarında “zahirî ilimler“e aykırı görülen hususlar bulunduğu için Bu sahada görüşleri esas kabul edilmemiştir.

Bir de Rical ve Cerh-Ta’dil kaynaklarında, ömrünün belli bir devresinden sonra “zühd hayatı“na yönelerek “zahirî ilimler” sahasındaki eserlerini imha eden birçok ismin zikredildiğini hatırlamalıyız. Bu durumda söz konusu kimselerin “zahirî ilimler” sahasındaki görüşlerinden söz edil-e-memesi tabiidir.

Ancak bu demek değildir ki, her iki saha arasında bir münaferet, ayrılık-gayrılık vardır. Bundan birkaç yıl evvel Altınoluk dergisine yazdığım “Tasavvuf İslamı-Fıkıh İslamı” başlıklı yazıda (bu yazıyı da diğer dokümanlar gibi şu anda deneme aşamasında bulunan ve inşallah yakında faaliyete geçecek olan internet sitesinde görebilirsiniz) her iki sahanın otoritelerinin ifadelerini ortaya koyarak böyle bir “karşıtlık”tan söz edilemeyeceğini anlatmıştım.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Bu köşede daha önceleri de yazdığım gibi, nasıl ki Ehl-i Re’yEhl-i Hadis şeklindeki kategorizasyon mutlak bir durumu ifade etmiyorsa, soruda ifade edilen ayrım için de aynı şeyi düşünebiliriz. Elbette Tasavvuf sahasında ünlenmiş her ismin aynı zamanda “zahirî ilimler“de otorite olduğu, ya da “zahirî ilimler” sahasında adından söz edilen herkesin mutlak anlamda “veli” olduğu gibi bir genelleme yapmak doğru değildir. Ancak “alim-veli” ayrımının da her zaman ve herkes için geçerli olmadığını söylememiz gerekiyor…

Milli Gazete – 5 Haziran 2004