Vahiy

Ebubekir Sifil2002, Akaid, Gazete Yazıları, Konularına Göre, Kur'an-ı Kerim, Nisan 2002

Kur’an, Yüce Allah’ın, peygamberler dışındaki bazı insanlara, hatta insan dışındaki bazı varlıklara da bir kısım şeyler vahyetteğini haber vermektedir. Ezcümle arzın (99/ez-Zilzâl, 5), arının (16/en-Nahl, 68), Hz. Musa (a.s)’nın annesinin (28/el-Kasas, 7) ve Hz. İsa (a.s)’nın havarilerinin (5/el-Mâide, 111) vahye muhatap olduğu kesindir.

Peygamberler dışındaki insanlara iletilen vahiyle insan olmayan varlıklara iletilen vahiy arasında –tıpkı peygamberlerle bunların tümüne gönderilenlerde olduğu gibi– fark bulunması tabiidir.

Peygamberlere gönderilen vahiyler genel olarak başta itikadî ilkeler olmak üzere ibadât/ahkâm ve dünya hayatının çeşitli veçheleri ile gaybe ilişkin hususları ihtiva ederken, peygamber olmayan insanlara gönderilen vahiylerin tekil konularla sınırlı olduğu görülmektedir. Ayrıca peygamberlikle vahiy arasında bir lazım-melzum ilişkisi mevcut iken, diğer insanlar için böyle birşey söz konusu değildir. Terminoloji, bu vahyi peygamberlere gelen vahiyden ayırmak için  ona “ilham” demiştir. Bu, aynı zamanda vahiyle ilham arasında bir “umum-husus” ilişkisi bulunduğunun da ifadesidir. Yani her ilham bir tür vahiydir, ama her vahiy ilham değildir.

İnsan dışındaki varlıklara (arıya, arza) vahyedilmesine gelince, bu, Allah Teala’nın onların yaratılışına koyduğu fıtrat kanunu ve haklarında takdir buyurduğu tarz-ı harekettir. Bu anlamda ilham, bilgi ve haber iletiminden ziyade, bir takdir, sevk ve ontik yasa demektir. 91/eş-Şems, 8’de zikredilen “nefse fücur ve takvanın ilhamı”nı da bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. Zira burada nekire olarak geldiği için cins ifade eden “nefs”in ontik durumu bahis konusudur ve spesifik bir olay hakkındaki bilgi/haber iletimi değil, hilkat özelliği dikkate sunulmaktadır…

Peygamberler dışındaki insanlardan ilhama mazhar olanlar bulunmuştur, bulunacaktır. Böyle bir ilhama muhatap olanlar, dinin ölçüleri ile çelişmemesi şartıyla ilham sonucu kendilerinde hasıl olan bilgiyle amel edebilir. Ancak bu ilham ve bu bilgi başkasını bağlamaz.

Allah Teala’nın, katında derecesi yüksek kullarına ilham yoluyla bazı bilgiler aktardığına prensip olarak inandıktan sonra şu veya bu şahıs ilham sahibidir/değildir şeklinde bir tartışmaya girmeyi gereksiz ve spekülatif bulurum. İşin bu yanının kimseye bir fayda sağlaması da söz konusu değildir.

Dolayısıyla bir kimsenin ilhama muhatap olduğu söylenirse –ki esasen ilham da bir “keramet” tezahürüdür ve Ehl-i Tasavvuf’a göre aslolan kerametin izharı değil saklanmasıdır– ve bu kişi zahiri durumuyla zühd ve takva ehli birisi olarak biliniyorsa, “mümkündür” denir ve bu durum onun “istikamet”ine hamledilir. Böyle spesifik bir durumda aksinin söylenebilmesi için, ilham aldığı söylenen kişinin dinin ölçüleri ile açıkça çelişki arz eden söz veya davranışlarının kesin olarak bilinmesi gerekir.

Bu ölçülerle açık çatışma içinde olan kimselerin keramet veya ilham sahibi oldukları iddiasının –ne kadar yaygın olursa olsun– kale alınmayacağı ise izahtan varestedir.

Nisan 2002 – Milli Gazete