Modern İnsan ve Dua-1

Ebubekir Sifil2007, Eylül 2007, Gazete Yazıları

“De ki: “Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” (25/el-Furkân, 77) ayetinin, daha doğrusu 25/el-Furkân suresinin 77. ayetinin bu parçasının gerçekten calib-i dikkat bir durumu var. Bağlam, mü’minlerle ilgilidir. 70. ayetten itibaren günahlarına tevbe edip salih amel işleyenlerden bahsedilmekte, bunların bir kısım özellikleri sıralanmakta ve sonunda cennette görecekleri izzet-i ikram söz konusu edilmektedir.

  1. ayete gelindiğinde ise yukarıdaki cümleden sonra şöyle buyurulur: “Siz (hakikati) yalanladınız. Artık (bununun karşılığını görmeniz) kaçınılmaz olacaktır.”

Aynı ayet içindeki bu iki cümle, hem birbiriyle irtibatlıdır, hem de farklı dünyalara bakmakta, farklı insan gruplarına hitap etmektedir. Kur’an’ın “İlahî Kelam” oluşunun her algı seviyesinden insana hissettirildiği enteresan bir durumdur bu…

Bu ayetin hitap mertebelerini kısmet olursa bir başka yazıda detaylandırırız. Burada sadece başlıkla ilgili boyut üzerinde duracağım.

Ayetin yazının başında zikrettiğim kısmının, 70. ayetten itibaren devam eden “yakın bağlam”la irtibatı, hitabın mü’minlere yönelik olduğunu söylememizi gerektirmektedir. Ve burada “dua” kelimesinin özel anlamının kast edildiğini düşündüğümüzde –ki genellikle öyle anlaşılmıştır–, hayli sarsıcı bir sonuçla karşılaşıyoruz:

Dua, haddini bilmenin, “kul olma” şuuruna ermenin, varoluşun künhüne vasıl olmanın ifadesidir. Ne kadar çok ibadet edersek edelim, eğer duayı terk etmişsek, her hal-u kârda Allah Teala’ya muhtaç olduğumuz gerçeğini unutmuşuz demektir. Duanın “ibadetin özü/iliği”[1]et-Tirmizî ve et-Taberânî tarafından rivayet edilmiştir. oluşundaki sır da bu noktada kendisini ele verir.

Dua dendiğinde sadece, hacet ve taleplerin Allah Teala’ya arz edilmesi anlaşılmamalıdır. Dua, en temelde kulluğun itirafıdır çünkü. Eğer en azından 5 vakit namaz sonrası Allah Teala’ya bütün kalbimizle yönelemiyor, ya duayı ezberlenmiş birtakım kalıp cümlelerin mekanik bir şekilde tekrarlanması suretiyle yapıyor veya hiç yapmıyorsak, bu, ibadetten maksadın gerçek anlamda hasıl olmadığının, çünkü ruhumuza “tekebbür” virüsünün bulaştığının ifadesidir.

Dikkat edilirse bizim bilincimizde “tekebbür” kelimesi insan hakkında kullanıldığında olumsuz bir anlam sahasına sahiptir. Bunun sebebi, insanın, münhasıran Allah Teala’ya mahsus olan bir sıfatı, hakkını ve haddini tecavüz ederek sahiplenmek istemesidir. Buna mukabil “el-Mütekebbir” ism-i şerifinin Esma-i Hüsna cümlesinden olarak Kur’an’da zikredildiğini görmek[2]35/el-Haşr, 23. hiç birimize şaşırtıcı gelmiyor. Zira kul kuldur, İlah da İlah!..

Ayakkabımızın kopan bağını bile Allah Teala’dan istememizi emir ve tavsiye buyuran[3]et-Tirmizî, İbn Hibbân ve daha başkaları rivayet etmiştir. Efendimiz (s.a.v), küçüklüğün insana, büyüklüğün ise Allah Teala’ya mahsus olduğunu, son derece çarpıcı bir şekilde belirtmiş: “Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secde halidir.”[4]Müslim, Ebû Dâvud, en-Nesâî ve daha başkaları tarafından rivayet edilmiştir.

Yani kul, kulluğun idrak ve şuuruyla, bedeninin en değerli kısmı olan başını ve başında en değerli kısım olan yüzünü, alçalmanın, küçülmenin son noktası olan yere, ayak altı hizasına indirerek Rabbini ta’zim ve tekbir ettiğinde Rabbine manen en yakın mevkie yücelmiş oluyor. Elbette bu küçülüş ve alçalış münhasıran Yüce Yaratıcı huzurunda ve O’nun büyüklüğü karşısındadır. Yoksa “İzzet Allah’ın, Resulü’nün ve Mü’minlerindir.”[5]72/el-Münâfikûn, 8.

Devam edecek.

Milli Gazete – 8 Eylül 2007

Kaynakça/Dipnot

Kaynakça/Dipnot
1 et-Tirmizî ve et-Taberânî tarafından rivayet edilmiştir.
2 35/el-Haşr, 23.
3 et-Tirmizî, İbn Hibbân ve daha başkaları rivayet etmiştir.
4 Müslim, Ebû Dâvud, en-Nesâî ve daha başkaları tarafından rivayet edilmiştir.
5 72/el-Münâfikûn, 8.