Kur’an, Tevatür Ve Kalisch

Ebubekir Sifil2008, Eylül 2008, Gazete Yazıları

Bu köşede daha önce de birkaç kere değindiğimiz bir mesele yeni bir zeminde tekrar karşımıza çıkıverdi: Münster Wilhelms Üniversitesi Din Araştırmaları Merkezi’nde İslam Dini profesörü olan “Muhammed” Sven Kalisch, Efendimiz (s.a.v)’in tarihsel bir şahsiyet olarak aslında hiç var olmadığı iddiasıyla gündemde. Kalisch’e göre sadece Efendimiz (s.a.v) değil, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa (hepsine selam olsun) da aslında hiç yaşamamışlar. Bu peygamberlerle ilgili mevcut bilgilerin tamamı birer “mit” (efsane) imiş! Dahası Kalisch’e göre Kur’an’ın sübutunu ispatlayan tarihî bir delil de mevcut değilmiş! (http://www.timeturk.com/Muhammed-Kalischten-sok-iddialar-25818-haberi.html)

Rıhle dergisinin önümüzdeki ayın başında çıkacak olan 3. sayısında yer alan makalesinde Kalisch’in meslekdaşı dostumuz Prof. Dr. Bütlent Uçar bu konuya da değiniyor ve şunları söylüyor:

“Ancak düşünülmesi gereken esas nokta, bu şahsın Almanya’nın en önemli eyaletlerinden birinde müslüman öğrencilere dini öğretecek öğretmenleri yetiştirecek olmasıdır. Kalisch’in düşünceleri aslında sanıldığı kadar yeni ve orijinal değildir. Onun tezleri esasen Mısırlı Halafallah’a ve Prof. Gerd Rüdiger Puin, Prof. John Wansbrough ile Prof. Karl Heinz Ohlig ve Christoph Luienberg takma adıyla maruf Iraklı bir Hıristiyanın araştırmalarına dayanmaktadır. Bu şahıslar İslam diye bir dinin olmadığına, İslam’ın aslının Hıristiyanlığın süryani-aramiceden menkul bir versiyonu olduğuna ve sonraları müstakil bir din olarak oluşturulduğuna inanmaktadırlar…”

Birkaç meslekdaşı tarafından desteklense de, –bırakın Müslümanları– ciddi müsteşrikler tarafından dahi kesinlikle reddedilen, ciddiye alınmayan bu görüşler, aslında tevatürü hafife alan ya da açıktan olmasa da dolambaçlı yollarla reddeden içimizdeki birtakım çevrelerin nasıl bir çıkmaz içinde olduğunu göstermesi bakımından son derece ilgi çekicidir. Muhtevası akıllarına yatmayan bazı mütevatir hadisleri reddetmek maksadıyla, tevatürün, sayıya-hesaba gelmeyecek kadar kalabalık kitlelerin birbirlerine aktarılması gerektiğini iddia eden bu çevrelere göre, isterse binlerle ifade edilsin, sayılabilen kitleler tarafından nakledilen haberler mütevatir sayılamaz! Bu çerçevede nüzul-i İsa (a.s) rivayetleri başta olmak üzere ulemanın mütevatir olduğunu söylediği birçok rivayetin aslında “uydurma” olduğunu iddia ettikleri herkesin malumu…

Daha önce de dediğim gibi, “tevatür” unsurunu devreden çıkardığınız zaman Kur’an’ın bize, Allah Teala tarafından indirildiği gibi, tek harfi dahi değişmeden gelmiş bir kitap olduğunu ispatlamanız mümkün değildir! Bunu söylerken Kur’an’ın ilahî koruma altında olduğunu ifade eden ayeti (15/el-Hicr, 9) unutmuş değilim. Ama konuya şüpheci bakanlara karşı bu ayetin Kur’an’a sonradan sokuşturulmadığının ispatı da hayli sıkıntılı bir iştir. 9/et-Tevbe suresinin son ayetlerinin Kur’an’a sonradan sokuşturulduğunu iddia eden 19’cular hala hafızalarımızda.

Asla hatırdan çıkarılmaması gereken bir husus var: Evet biz Müslümanlar Kur’an’ın bizzat Allah Teala tarafından korumaya alındığını bilir ve bu noktada şüphenin gölgesini dahi hissetmeyiz. Ama her nedense Kur’an’ın Allah Teala tarafından “ne suretle” korunduğu üzerinde çok fazla düşünmeyiz.

Şu bir gerçek ki, Kelam-ı Kadim’in Sahibi (c.c), onu insanlar eliyle korumaktadır. Kur’an, Sahabe kuşağından itibaren 1400 küsür yıldır nesilden nesile ezberlenerek aktarılmaktadır. Öyle ki, –Zâhid el-Kevserî merhumun deyişiyle– İslam dünyasının herhangi bir yerinde, merkezlerden uzak en ücra köşelerde bile Kur’an okuyan bir kimse, okuyuşunda hata yapsa, kendisini ikaz edip doğrusunu söyleyecek olanlar her zaman var olmuştur; bundan sonra da var olmaya devam edecektir. Hiç şüphesiz bu, Kur’an’ın nesilden nesile kitlesel olarak ezberlenip aktarılmasının sonucudur. Buradaki “kitlesel” kelimesi, kim ne derse desin, sayıya-hesaba gelebilen kalabalıkları anlatmaktadır. Acaba İbn Hacer’in –konuyla ilgili en geniş kaynak hüviyetindeki– el-İsâbe’sinde bile 10 bine iblağ edilemeyen sahabilerden kaçı Kur’an’ı baştan sona ezberleyerek kendilerinden sonraki nesle aktarmıştır? Tamamının böyle olduğunu farz etsek bile bu rakam dahi sayıya-hesaba gelen bir kitleyi anlattığına göre, mahut çevreler nezdinde Kur’an yine tevatürle nakledilmiş olmayacaktır!!

Öte yandan –mesela– Hz. Ebû Bekr (r.a)’ın, Zeyd b. Sâbit (r.a) riyasetindeki bir komisyon marifetiyle, çeşitli yazı malzemeleri üzerinde kayıtlı bulunan ayetleri Sahabe huzurunda toplayarak bir araya getirmek suretiyle oluşturduğu “ana mushaf” elimizde mevcut değildir. Bu durumda Hz. Osman (r.a)’ın çoğalttığı nüshaların bu “ana mushaf”ın birebir aynısı olduğunu nasıl ispat edersiniz? (Hz. Osman (r.a) döneminde oluşturulan mushafların akıbeti konusunda el-Kevserî merhumun Makâlât’ında nefis bir tahkik mevcuttur.)

Milli Gazete – 20 Eylül 2008