Kadının İmamlığı-1

Ebubekir Sifil2005, Gazete Yazıları, Mart 2005

Fetva” ile “kanaat”i birbirinden ayıran nedir?

Kestirmeden söyleyelim: Fetva, herhangi bir konudaki “dinî” hükmün, Allah Teala ve O’nun Resulü (s.a.v) adına, Allah Teala ve O’nun Resulü‘nün (s.a.v) hükmünün tebliğ, beyan veya istinbat edilmesidir. Bu bakımdan “Resmu’l-Müftî“/”Âdâbu’l-Müftî ve’l-Müsteftî” türü kitaplarda müftü (fetva vermeye ehil kişi), “Allah ve Resulü‘nün hükmünü nakleden kişi” olarak tarif edilir.

Kanaat ise herhangi bir kimsenin herhangi bir konuda şahsî muhakemesi ile vardığı sonucu anlatır. Dinî bir delilden kaynaklanması şart olmadığı gibi, dinî bir meseleye münhasır olması ve dinî bir kıymeti haiz bulunması da gerekmez; eğitim durumuna, yetişme tarzına, çevresel ve toplumsal faktörlere, değer yargılarına, hatta soyut vehim ve hayallere bağlı olarak değişiklik gösterir.

Fetva ile aralarındaki fark sebebiyle herhangi bir dinî konuda “kanaat” ile amel edilmez.

Yine mezkûr kitaplarda “müftü”de bulunması gereken özellikler tafsilatıyla zikredilmiştir. Dolayısıyla fetva makamına ehil olmayan herhangi bir kimsenin dinî bir mesele hakkındaki kanaat ve uygulamasının dinî bir kıymeti yoktur.

Yine mezkûr kitaplarda fetva verme işinin (ifta), Allah Teala‘nın rızası gözetilerek ve bir emanetin edası şuuruyla yapılması; uhrevi sorumluluğunun ağırlığı sebebiyle müftünün sadece ehliyet noktasında değil, niyet ve amel noktasında da her türlü arızadan beri olması gerektiği belirtilir.

Bütün bunları, geçtiğimiz Cuma günü New York‘ta Cuma namazı kıldıracağı haberiyle gündeme gelen Amina Wadud isimli akademisyen hanımın,[1]ibadet“le “hak arama” eylemlerini birbirine karıştıran yaklaşımı hakkında söyleyeceklerime girizgâh olsun diye zikrettim.

Basına yansıdığı kadarıyla, adı geçen hanım, “Müslüman kadının hakkını aramak” amacıyla böyle bir işe soyunduğunu söylemiş. Burada adı öyle konmasa da “fetva” makamına kaim kılınmış bir “kanaat”ten hareket edildiği dikkat çekiyor ki, benim üzerinde durmak istediğim nokta da burası.

Modern dönemde genel olarak dinî hükümlerin, özel olarak da ibadetlerin, kendine mahsus “şart” ve “rükün“lerden bağımsız olarak ele alınması/anlamlandırılması, Din‘in kategorize edilmesi vakıasının tabiî bir uzantısıdır. Din, kendisine teslim olunarak “Allah rızası“nın hedeflendiği biricik “urve-i vüska” olmaktan çıkarılıp Sosyal Bilimler‘in “konusu” haline getirildiğinde, mutlak ile izafî, evrensel ile tarihsel yer değiştirmiş oldu. Modern insan ve tabiî kaçınılmaz olarak Modern Müslüman, kendi tarihselliğini varlığın merkezine yerleştirip hayatı, eşyayı, olayları ve Din‘i böyle bir pencereden bakarak “değerlendirmeye” başlamakla Kur’an‘ın “tuğyan” dediği zemine kaymış oldu.

Bu, hayatî bir kırılma noktasıdır ve bu noktada Din‘in ve onun tezahürlerinin anlam, ruh ve içerik kaymasına uğratılmış olarak karşımıza çıkması sadece bir göstergedir, sonuçtur.

Bu noktada ulema kavillerine müracaat edip “caiz değildir” fetvalarıyla yetinmek, “kırılma”nın asıl sebebini göz ardı ettiği için başarısız kalmaya mahkûm bir tavırdır. Esasen anadilde ibadetten kadınla ilgili meselelere kadar Modernist bakış açısının “problemli” olarak tesbit ettiği bütün alanlarda geçmişten –şazz da olsa– “payanda fetva” devşirmek mümkün olduğundan, bu krizi münhasıran “fetva” üzerinden aşmaya çalışmak beyhudedir.

Ülkemizde ne türlü tepkiler verildiğini bilmiyorum; ancak internetten takip ettiğim kadarıyla Amina Wadud‘un bu girişimine Arap medyası, “kadının imameti caiz değildir” formülüyle mukabelede bulunmakla yetindi. Oysa burada üzerinde durulması gereken esas nokta, “geçmişte kadının hakkının gasp edildiği” söylemidir. Zira bu söylem bir “kaziyye-i bedihiyye” olarak görüldüğü sürece, bugün imamet, yarın çok eşlilik, bir başka zaman miras paylaşımı bağlamında kendisini sürekli tekrar eden bir “bilinç durumu” olarak varlığını sürdürecektir.

“Geçmişte kadın hak gaspına maruz kalmıştır” önermesini kabul ettiğinizde, arkasından “belli tarihsel ve sosyo-kültürel sebepler” gelecek, onu da tabiî olarak “insanlığın zirve noktası” olan “bugün” izleyecektir. Yani geçmişin tarihselliğinin ürettiği arıza durumu, bugünün mutlaklığı ile aşılacaktır!

Evet, yapılan iş her ne kadar sonuç itibariyle “kanaatin fetvalaştırılması” ise de, meselenin mecrasına döndürülmesi ancak kanaatin kanaat, fetvanın da fetva mevkiine iadesi ile mümkündür.

Ne var ki “kanaatin fetvalaştırılması”, Modern Müslüman‘ın düşünme ve algılama sistemine hakim olan değer yargılarının sonucu olmakla, burada daha temele, değer yargıları boyutuna inme zarureti karşımıza çıkmaktadır.

Bu yapılmadığı sürece küfür, zendeka, ilhad, fısk, bid’at, fetva gibi kavramlar “klasik/gelenekçi tepki” kodları olarak kategorize ediliverdiği için bilinçaltı savunma kalkanlarına çarpıp geri dönmeye devam edecek.

Ülkemizde ve dünyada Dinî alanın daraltılmasına dönük “tepeden inmeci” uygulamalar karşısında “insan hakları” vurgusuyla “hak arama” tavrının, Amina Wadud‘a “kadın hakları“nı savunma adına Cuma imamlığına soyunma hakkı tanımak anlamına geldiğini acilen fark etmek durumundayız…

Devam edecek.

[1] Bkz. http://www.youtube.com/watch?v=K44_GTueMm4

Milli Gazete – 22 Mart 2005