Cemaat

Ebubekir Sifil2002, Gazete Yazıları, Gündem, Haziran 2002, Konularına Göre, Usul

“Ehlu’s-Sünne ve’l-Cemaa” terkibi, “Fırka-i Naciye”yi diğerlerinden ayıran  iki temel hususiyete işaret etmektedir: “Sünnet” ve “Cemaat.”

“Sünnet”, sadedinde bulunduğumuz konuda, Hz. Peygamber (s.a.v)’in talim ve irşadıyla inanılması gerektiği sabit olan hususları ifade etmektedir. İtikadî alanda bu tabir, Hz. Peygamber (s.a.v)’den geldiği sabit olan hususlara iman eden kimse veya grubun Fırka-i Nâciye’ye dahil olması demektir.

“Sünnet”le ayrılmaz bir ilişkisi bulunan “Cemaat” tabirinin ise, genellikle hatalı olarak “çoğunluğu teşkil edenler” anlamını ifade ettiği düşünülür. Oysa bu tabir “hakkın temsilcisi olma”yı ifade etmektedir. Her ne kadar tarih içinde “Fırka-i Nâciye” taraftarları genellikle çoğunluğu teşkil etmiş ise de, bunun tersinin vaki olduğu durumlar da yok değildir.

Söz gelimi İslam tarihinde “mihne” diye adlandırılan “Halku’l-Kur’an” fitnesinin ortalığı kasıp kavurduğu dönemde İmam Ahmed b. Hanbel’in tavrında kristalleşen “hak taraftarlığı” sayıca az bir kesimce üstlenilmişti. Bununla birlikte Ahmed b. Hanbel ve onunla aynı tavrı benimseyenler, “Ehlu’s-Sünne ve’l-Cemaa” tabirindeki “Cemaat”i oluşturuyordu. (Avaneleri, dönemin Abbasi hükümdarına şöyle demişti: Ey Mü’minlerin Emiri! Sen, kadıların, valilerin, fakih ve mütülerin toptan batıldasınız da Ahmed b.b Hanbel mi tek başına hakkı söylüyor?”)

Abdullah b. Mes’ûd (r.a) öğrencisi Amr b. Meymûn’a “Cemaat”i açıklarken şöyle der: “İnsanların çoğunluğu bugün cemaatten ayrılmıştır. Cemaat, tek başına da kalsan, benimsemekten geri kalmadığın “hakka uygun tavır”dır.” Bir diğer rivayette, “Cemaat, Allah Teala’ya taate muvafık olan tavırdır” şeklinde nakledilmiştir. (Ebû Şâme, el-Bâ’is, 27)

“Cemaat” ve “Sünnet” kavramları arasındaki lazım-melzum ilişkisi de bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Zira “hakkın temsilcisi” anlamında “Cemaat taraftarı” tabiri tek başına kullanıldığında, içinden çıkılmaz bir “görecelik”le karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır: Neye ve kime göre hak?

Ebû Şâme’nin yukarıda verdiğim yerde tesbit ettiği gibi “hak”, asr-ı saadette Hz. Peygamber (s.a.v) ve ilk “cemaat” olan Sahabe’nin üzerinde bulunduğu yoldur. Dolayısıyla “Sünnet ve Cemaat Ehli” terkibindeki “Cemaat”, Sahabe cemaatinin iktida ettiği “Sünnet”in temsil ettiği değerler manzumesinin ifadesidir ki, bunlar “hakk”ın ta kendisidir. Böylece “hak” kavramının izafiliği üzerine bina edilebilecek iddialar da geçerliliğini yitirmektedir. İslamî metinlerde oldukça sık rastlanan “Ehl-i Hak” tabirinin de bu anlamda “Sünnet’in temsil ettiği hakikati idrak edip benimseyenler”i anlattıığını söyleyebiliriz.

Tabiun döneminde ve sonrasında zuhur eden itikadî fırkaların, itikadın belirlenmesinde Sünnet’i ölçü olarak görmemeleri, dolayısıyla Sünnet’le sabit olmuş hususları –çeşitli  gerekçelerle– dışlayarak “nevzuhur” (asr-ı saadette izine rastlanmayan) itikadî tavırlar benimsemeleri, “Ehl-i Bid’at” olarak tavsif edilmelerinin temel sebebidir. Bu bağlamda “bit’at”in “Sünnet” karşıtı bir tabir olarak kullanılmasının esprisi de burada yatmaktadır. Bid’atler üzerine yazan ulemanın “bid’at”i, “Hz. Peygamber (s.a.v) ve Sahabe döneminde bilinmediği halde sonradan ihdas edilen şeyler” olarak tarif etmesi boşuna değildir.

Buradan elde edeceğimiz bir diğer netice de “Ehlu’s-Sünne ve’l-Cemaa”nın, sonradan zuhur etmiş fırkalardan bir fırka değil, başından beri var olan ve hakkı temsil eden ana damar olduğudur.

 Haziran 2002 – Milli Gazete