Bir Bardak Yorgunluk Çayı

Ebubekir Sifil2008, Gazete Yazıları, Nisan 2008

4 Nisan’da çıktığım Ankara’ya 10 gün sonra dönerken, arkamda kalanın sadece binlerce kilometre yol ve tonlarca uykusuzluk olmadığını bilmek farklı bir rahatlık veriyor.

Önce rutin Daru’l-Hikme semineri için İstanbul. Sonrasında Daru’l-Hikme’de uzun süren oturumlar. Çarşamba akşamı Boğaziçi’li gençlerle sohbet. Perşembe gecesi konferans için Gaziantep. Orada ilim ehlini ziyaretler; yeni simalar, güzel insanlar. Din görevlisi arkadaşlarla kısa süreli sohbetler ve Cumartesi günü Maraş. Konferans saatine kadar yine ziyaretler ve akşam konferans…

Maraş’ın Türkoğlu ilçesindeki müşahedelerimi ayrı bir yazı konusu olarak mutlaka paylaşmamız lazım. İnşallah başka bir yazıda…

Uzunca sayılabilecek bir süreden beri, hemen her ayın 1 hafta-10 günü bu şekilde dışarıda geçiyor. Fakirhaneye intikal ettiğimde toparlanmam için mübalağasız birkaç gün geçmesi gerekiyor…

Şikâyetçi miyim? Kesinlikle hayır! Rabbime sonsuz hamd-ü senalar olsun. Her gittiğim yerde, her bir seyahatimin her bir aşamasında yeni dostluklar, gönül bağları, kardeşlikler tesis edildiğini, yeni umutların filizlendiğini görmek ayrı bir heyecan vesilesi…

Birbirine şu veya bu sebeple mesafeli duran (ya da haydi “çok yakın durmayan” diyeyim), ama temelde hepsi de Ehl-i Sünnet hassasiyeti taşıyan muhtelif kesimler arasında, azami müşterekler zemininde köprüler kurulduğuna şahitlik etmek belki bu seyahatlerden geriye kalan en anlamlı semere.

Tabii müslümanın zihnini, kalbini, kimliğini ve itikadını tehdit eden modern kuşatma konusunda ortak değerlendirmeler oluşmasına şu veya bu biçimde katkı sunuyor olmak, temel bir sorumluluğun ifası olarak ayrı bir anlam ve öneme sahip.

Siyasî konjonktürün, ekonominin ve global gelişmelerin etkisi altında düşünmeye fazlasıyla alışkanlık kesb etmiş bir toplum olarak, neyi öne almamız gerektiği ve neyi geriye bırakabileceğimiz konusunda kafalarımız ve kalplerimiz zaman zaman karışabiliyor.

Bu arıza durumunun ortadan kaldırılması ve her şeyin yerli yerine iadesi, “dışa dönük” yaşama alışkanlığının bu derece ileri boyutlarda olduğu bir durumda elbette mümkün değil. Arada bir de olsa kendimizi günlük olayların hay-huyundan sıyırmalı, bu karmaşanın dışına çıkarak soğukkanlı değerlendirmeler yapmanın imkânlarını aramalıyız.

AKP kapatılır mı, Amerika İran’a saldırır mı, AB’ye girebilecek miyiz?… Bu ve benzeri aktüel soru(n)lar bizi, asıl meselemizden uzaklaştırmamalı. Kalbimizi dingin tutmanın, ruhumuzu yıpratmamanın “asıl mesele”ye yoğunlaşmak için olmazsa olmaz seviyesinde gerekli olduğunu hatırdan çıkarmamalıyız.

Bir kitap fuarında “Ehl-i Sünnet, Ehl-i Sünnet… diyorsunuz. Nedir bu Ehl-i Sünnet? Ne kastediyorsunuz? Bu, zamanı geçmiş bir mesele değil mi?” diye soran okuyucuya ayaküstü şöyle demiştim: Geçmişe bakın, ne kasdettiğimi görürsünüz. Eğer geçmişte var olmuş bir “Îslam Medeniyeti”nen bahsediyorsak, o aslında “Ehl-i Sünnet Medeniyeti”dir. Bid’at fırkalardan hiç birisinin böyle bir –yapısal– imkânı da, fırsatı da, kapasitesi de olmamıştır. Dolayısıyla “Ehl-i Sünnet” vurgulu söylemin arkasında sadece şu veya bu Kelam kitabının muhtevası değil, bütün İslamî ilimler ve onların vücut verdiği hayat vardır.

Bugün de değişmez gündemimiz ve asıl meselemiz bu olmalıdır. Her adım, bu uzun yolu yürümeye matuf kararlılığın ifadesi ise anlamlıdır…

Milli Gazete – 14 Nisan 2008