Kalıbımıza Değil, Kalbimize Bakılacak

Ebubekir Sifil2004 Yılı, Dergi Yazıları, Dergilere Göre, Semerkand Dergisi, Yıllara Göre

Bizi yol almaktan, yükselmekten alıkoyan engelin bedenimizde olmadığını biliyoruz.

Bir bacağımız yürürken aksıyor olsa da, zaten yürüyerek gidilemeyecek yere gidiyoruz. Sırat’tan geçişimize bunlar engel olmayacak.

Bedenimizi burada bırakıp gideceğiz. Mallarımızı ve biriktirdiklerimizi de… O gün orada, yanımızda sadece kalbimiz ve amellerimiz olacak.

O halde çabamız, bizi ‘yol almak’tan alıkoyan gerçek engelleri aşmaya yönelik olmalı. Kalıbımızdaki değil, kalbimizdeki engelleri…

Dünya hayatını elden geldiğince uzatmak ve konforlu kılmak, modern varlık anlayışının en önemli hedefleri arasında bulunuyor. Bu hedefi gerçekleştirmenin en temel şartı da hastalık ve fiziksel özür halini insandan uzaklaştırmaktır. Bunu sağlayabilmek için özellikle “gelişmiş” denen ülkelerde sağlık sektörüne her yıl dev bütçelerin ayrıldığını biliyoruz.

Yine bu sebeple çağımızda “hastalık hastası” dediğimiz insan tipine yaygın olarak rastlıyoruz. “Hastalık ve âzâ eksikliği kötüdür” düşüncesinin kabulü sonucunda bu türlü bir imtihana müptela olan insanların psikolojisi kolayca bozuluyor, maneviyatı hemencecik kırılıyor. Toplum da zaten onları dışlamaya hazır olduğu için, böyle insanlar genellikle içlerine kapanık, problemli ve başkalarına yük olmaktan başka bir özelliği olmayan kişiler olarak görülüyor. Hem toplum onları böyle görüyor, hem de onların kendilerini böyle hissetmelerine yol açılıyor.

Hastalık üretip tedavi satan medeniyet


Her ne kadar modern hayat tarzının bizzat kendisinin önce hastalık üretip, sonra onu tedavi için ilaç keşfetmenin peşinde koştuğu, hatta keşfettiği ilaçların, bir hastalığın iyileşmesine vesile olurken başka hastalıkların sökün etmesine sebebiyet verdiği birer vakıa ise de, bu yazıda bu nokta üzerinde durmayacağız.

Aynı şekilde modern hayat tarzı, önce bedensel özürlü kimseleri “acınılacak” insanlar olarak görmeye yatkın insan tipini üretiyor, sonra da özürlüleri rehabilite ederek topluma kazandırmanın yollarını arıyor.

İnsanları her türlü reklam ve propaganda tekniğini kullanarak midelerine esir edip, “yaşasın yemek yemek” diyen, sonra da “mükemmel görünmek için fazla kilolarınızdan kurtulmak mı istiyorsunuz, bizim yöntemimizi denemelisiniz” çağrıları yapan hep aynı çarpık anlayış…

Tıpta “plastik cerrahi” diye bir alan var. İnsanı iç güzelliği, kalp safiyeti, diğergâmlığı, takva ve ahlâkı ile değil, sadece beden özellikleriyle değerlendiren “kaporta medeniyeti”, vücudunda cerrahi müdahaleye uğramayan nokta kalmamış, dışı cilalı içi çürümüş insan tipi üretmekle meşgul. Haris, bencil, mütekebbir, kişiliksiz, haya ve ahlâk fukarası, edepten bînasip, şefkat ve merhamet yoksunu ama “güzel” ve “yakışıklı” tiplere özendirilen nesillerin oluşturduğu bir toplumun çürümesinden daha doğal ne olabilir?

Bütün bunlar, dış görünüşten başka bir şeye önem vermeyen, insanı sadece bir cephesiyle ele alıp, onu “insan” yapan asıl yanlarını törpüleyen ve sonunda adeta bedenine tapınan insanlardan müteşekkil bir toplum oluşturan modern hayat anlayışının yansımaları…

Eğer her başımız ağrıdığında ağrı kesici ilaçlara müracaat ediyorsak, en küçük bir hastalık belirtisi hissettiğimizde doktor doktor dolaşıyorsak, “özürlü” sınıfına giren birisini gördüğümüzde, “acıma” hissi bütün benliğimizi sarıyor ve “aman, çoluk-çocuğumuzdan uzak olsun” diyorsak, dış görünüşümüz ahlâkımızdan daha önemli hale geldiyse, modern hayat anlayışının bizi de etkisi altına aldığını itiraf etmemiz gerekiyor.

Öyleyse müslüman olarak hastalık-sağlık ve güzellik-çirkinlik olgularına bakışımızın ne olması gerektiğini tesbit etme zaruretiyle karşı karşıya bulunuyoruz demektir.

Hastalık ve sağlığın hakikati


Yüce Dinimiz’in sağlığın korunmasını esas kabul ettiğini burada öncelikle vurgulamak durumundayız. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in, sağlığın korunmasına yönelik birçok tavsiyesi bulunduğu malum. Allah Tealâ’dan afiyet istemenin esas olduğunu belirtmesi, hastalandığımızda tedavi olmamızı emir buyurması, veba hastalığının bulunduğu yere gitmememizi, eğer bulunduğumuz yerde bu hastalık zuhur etmişse, oradan ayrılmamamızı (karantina) emretmesi, mideyi yemekle tıka basa doldurmamayı tavsiye buyurması… ilk akla gelen hususlardandır.

Yine sağlığını nerede, nasıl harcadığı sorusunun, kulun ahirette kendisine verilen nimetlerle ilgili sorguya çekileceği hususların başında yer alacağını da Efendimiz s.a.v.’den öğreniyoruz.

İnsanın, ancak sıhhatli iken kulluk görevlerini hakkıyla yerine getirebileceği ve çevresine faydalı, üretken, verimli olabileceği düşünüldüğünde, Yüce Dinimiz’in sağlığın korunmasına niçin öncelik verdiğini daha iyi kavrarız.

Hastalık da ilâhi takdir, tedavi de


Ancak tek başına bu durum, hastalığın ve âzâ eksikliğinin bizatihi kötü olduğunu ortaya koymaz. Sağlığın da, hastalığın da, âzâların tamlığının da, eksikliğinin de, şu veya bu biçimde yaratılmış olmanın ilâhi takdirle olduğunu bilen mümin için, Yüce Yaradan’ın iradesine rıza ve teslimiyetten başka bir hal söz konusu değildir.

Söz Sultanı s.a.v., söylemek istediğimiz şeyi birkaç cümleyle nasıl da çarpıcı bir şekilde özetlemiştir: “Müminin durumuna şaşılır ki, onun her hali hayırdır. Bu durum müminden başka hiç kimse için bahis konusu değildir. Kendisine bir bolluk isabet ederse şükreder, bu onun için hayır olur. Kendisine bir musibet ve darlık isabet ettiğinde ise sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim)

Yine şöyle buyurmuştur: “Allah, bir topluluğu sevdiğinde onlara bela ve sıkıntı verir. Başına gelen bela ve sıkıntıya rıza gösteren O’nun rızasını, öfkelenen de O’nun hoşnutsuzluğunu kazanır.” (Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, İbn Mace)

Sahabe’den Ebu Huzâme r.a. anlatıyor:

– Ey Allah’ın Rasulü, dedim, (hastalıktan iyileşmek için) rukye olarak yaptığımız duayı, tedavi olduğumuz ilacı, (hastalığa tutulmamak için) tedbir almamızı nasıl buluyorsunuz? Acaba bunlar Allah’ın takdirinden herhangi bir şeyi geri çevirebilir mi?

Bunun üzerine Rasul-i Ekrem s.a.v.:

– O (saydığın şeyler de) Allah’ın takdiridir, buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, vd.)

Hastalıkta saklı şifa

Bizim için sağlıklı olmak, gereğini yerine getirmekle yükümlü olduğumuz bir imtihan durumu olduğu gibi, hastalık ve âzâ eksikliği de rıza ile karşılanması gereken durumlardır. Zira mümin için hastalık, Yüce Rabbimiz’in günahlarımızı bağışlamasına vesile olması dolayısıyla bir lütuf ve ihsandır.

Bir keresinde Efendimiz s.a.v.’in yanında “humma” hastalığından söz açılmıştı. Orada bulunanlardan birisi bu hastalığı kötüleyen bir söz söyleyince Efendimiz s.a.v. buyurdu ki:

– Humma hakkında kötü söz söylemeyin. Zira ateş nasıl demirin pasını giderirse, humma da günahları öylece giderir.” (Müslim)

Ebu Hureyre r.a. da: “Bana hummadan daha çok sevdiğim bir hastalık isabet etmiş değildir. Zira humma tüm organlarıma sirayet eder. Cenab-ı Hak da her organın sevabını ayrı ayrı bağışlar.” demiştir. (İbnu’l-Kayyım, Zâdu’l-Meâd)

Hadis hafızlarının büyüklerinden İbn Hacer, Bezlu’l-Mâ’ûn fî Fadli’t-Tâ’ûn adını verdiği eserinde, taun (bir tür veba) hastalığının faziletlerini anlatan rivayetleri toplamıştır ki, hastalık olgusuna bakışımızın nasıl olması gerektiği konusunda tek başına bu eser bile şayan-ı ibrettir.

Yine Selef’ten birisi, “dünya musibetleri olmasaydı, kıyamete müflis olarak gelirdik” demiştir. (İbnu’l-Kayyım, aynı eser)

Allah dış görünüşe bakmaz


Her şeyden önce Dinimiz’in, “bedensel özürlüler” diye bir kategori kabul etmediğini bilmemiz gerekiyor. Dinimiz, insanı, malî ve bedenî durumuyla değil, kalbî ve amelî durumuyla değerlendirir. Âzâ eksikliğinin ya da zahiri güzellik-çirkinliğin, insanın bizatihi “insan” olması dolayısıyla haiz olduğu değere herhangi bir şekilde etki etmemesi kadar normal ne olabilir ki!.. Bu gerçeği Efendimiz s.a.v. şöyle ifade buyurmuştur:

“Muhakkak ki Allah sizin dış görünüşünüze ve malınıza bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Ahmed b. Hanbel, Müslim, İbn Hibbân)

İlâhi tekliflere, aklı başında, erişkin ve sorumluluğunu ifaya engel bir durumu bulunmayan her insan muhatap olduğuna göre, Yüce Allah nazarında azaları sağlam kimselerle azaları eksik kimseler arasında insanlık kıymeti ve teklife muhatap olmak bakımından bir fark yoktur. Nazar-ı ilâhi bizim amellerimize ve kalbî durumumuza bakar, yoksa azalarımızın eksikliği veya tamlığı ya da dış görünüşümüzün şu veya bu biçimde olması O’nun nazarında bir kıymet ölçüsü değildir.

Şu kadar var ki, Dinimiz’de sadece belli azaları eksik kimselerin bedenî ibadetleri yerine getirebilmesi için kendine mahsus bir takım kolaylaştırıcı hükümler (ruhsatlar) vardır. Eğer aza eksikliği sebebiyle bir ibadetin tam anlamıyla yerine getirilmesinde kişi için meşakkat mevcut ise, bu durumda dinimiz böyle kimseleri zora sokmaz ve kendilerine kolaylıklar tanır. Maddi durumu elverişli olduğu için hacca gitmek kendisine farz olduğu halde, gözleri görmeyen ve kendisine rehberlik edecek birisini de bulamayan kimsenin, yerine başkasını göndermesi veya bu ibadetten tamamen muaf tutulması; yine kendisine rehberlik edecek kimsesi olmayan bir âmânın, Cuma ve cemaat namazlarına gitmekten muaf olması… gibi hükümler bu türlü kolaylıklar cümlesindendir.

Bunun dışında Dinimiz açısından sağlam-engelli diye bir ayrım bulunduğuna dair başta Kur’an ve Sünnet olmak üzere kaynaklarımızda herhangi bir veriye rastlamıyoruz.

“Özür” mü, hayır mı?

Hastalığın, dış görünüşün veya aza eksikliğinin, mümin kişinin şahsiyetini etkilememesi gerektiği konusunda yukarıdan beri söylediklerimizin canlı misallerine bakalım biraz da.

Abid ve zahid hanımlardan Ufeyre b. el-Velid’in yanında birisi körlük hakkında konuşmuş ve şöyle demişti:

– Gözleri gören bir kimsenin bilahare kör olması ne kadar zor bir durumdur!

Bunun üzerine Ufeyre şöyle dedi:

– Kalbin Allah Tealâ’ya karşı kör olması, dünya gözünün kör olmasından daha şiddetli bir beladır. Allah’a yemin ederim ki, Allah Tealâ’nın, beni muhabbetinin künhüne vasıl kılması karşılığında bütün azalarımı almasını arzu ederdim. (es-Safedî, Nektu’l-Himyân)

Hz. Ebu Bekr r.a.’ın torunu el-Kasım b. Muhammed’in gözleri kör olduğunda bir adam:

– Yüzünün en güzel kısmı alındı, dediğinde ona şu karşılığı verdi:

– Doğru söyledin. Ancak gözlerimin kör olmasının benim için anlamı şudur ki, bana faydası olmayan şeylere bakmaktan men edilmeme karşılık, faydalı ameller hakkında düşünme imkanına kavuşturuldum. (es-Safedî, aynı yer)

Sabır ve mükafat


İbn Abbas r.a., bir keresinde Atâ b. Ebi Rabah’a: “Ey Atâ! Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi?” dedi. O, “evet” deyince İbn Abbas r.a. şöyle devam etti: “Şu gördüğün esmer kadın bir gün Rasulullah s.a.v.’in yanına geldi ve şöyle dedi:

– “Ben saralıyım. Sara nöbetim tuttuğunda (yere düşüyorum ve) üstüm başım açılıyor. Benim için Allah’a dua etseniz de bu hastalıktan kurtulsam.” Bunun üzerine Rasulullah s.a.v.:

– “İstersen sabret. Zira karşılığında senin için cennet var. Dilersen, Allah’a seni afiyete kavuşturması için dua edeyim.” buyurdu. Kadın:

– “Sabrederim. Yalnız, yere düştüğümde üzerim açılıyor. Üzerimin açılmaması için Allah’a dua edin” dedi. Bunun üzerine Rasulullah s.a.v. onun için dua etti.” (Buharî, Müslim)

Ulemanın “tevessül”ün meşruiyetinin delillerinden birisi olarak zikrettiği Osman b. Huneyf r.a. rivayetinde şöyle deniyor: Sahabe’den gözleri görmeyen birisi Efendimiz s.a.v.’e gelerek: “Ey Allah’ın Rasulü! Allah’a dua edin de bana afiyet versin (ve gözlerim açılsın).” dedi. Efendimiz s.a.v.’in verdiği karşılık konumuz açısından önemlidir:

– “İstersen dua edeyim, istersen sabret. Eğer sabredersen senin için daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Nesaî, İbn Mace, vd.)

Zikrettiğimiz bu rivayetler ve daha birçok benzerleri, görme engeli, “bedensel özür” veya “çirkinlik” olarak görülen hususların dinimiz açısından insanı değerlendirmede hiçbir şekilde kıstas olmadığını anlatmaktadır.

İşte modern kültürün bedeni putlaştıran çarpık anlayışı karşısında Dinimiz’in insan telakkisi!..

ÂZÂLARI EKSİKTİ AMA…


Bizim tarihimizde âzâ eksikliği bulunanların, müzmin hastalığa müptela olanların ya da şu veya bu beden özellikleriyle yaratılmış bulunanların modern hayatta müşahede edildiği gibi toplum dışına itildiği, tek başına yaşamaya mahkum edildiği veya acınılacak kimseler olarak görüldüğü vaki değildir.

İlâhi vahye dayalı hükümlerin şekillendirdiği hayat anlayışında, engelli-engelsiz, güzel-çirkin diye bir ayrımın söz konusu olmadığı, bugün “engelli” diye nitelendirilen insanların, hayat sahnesinde ilim, zühd ve ibadet hayatında etkin bireyler olarak yer almalarından kolayca anlaşılır.

Bu söylediklerimizin subjektif yorumlardan ibaret olmadığını gösteren birkaç ilgi çekici tablo zikredelim.

Atâ b. Ebi Rabah rh.a.

İmam Ebu Hanife rh.a’in, “ondan daha üstününü görmedim” dediği bir zat vardır: Tabiun neslinin büyüklerinden, ilim ve zühd hayatının önderlerinden Atâ b. Ebi Rabah…

Kaynaklar, günümüzde “fiziksel engel” ya da “çirkinlik” diye ifade edilen özelliklerin hemen tamamının kendisinde mevcut olduğunu söylüyor ve şöyle diyor:

Bir ayağı topal, bir eli sakattı (eli, 73/692 yılında Abdullah b. Zübeyr r.a.’ın yanında Haccac’a karşı savaşırken kesilmişti); bir gözü kördü (ömrünün sonuna doğru öbürü de görmez olmuştu); kamburdu, burnu çok basıktı ve derisinin rengi kapkaraydı.

Döneminde Mekke müftüsü olan bu zat, Sahabe’den iki yüz kişi ile görüşmüş, pek çok hadis rivayet etmiş, kendisinden de Tabiun neslinin küçükleri ile Etbau’t-Tabiin’in büyükleri ilim almış, hadis nakletmiştir. (ez-Zehebî, Tarihu’l-İslâm, 4/279)

Abdullah b. Mesud r.a.

Sahabe’nin alim ve fakihlerinden, ilk müslüman olanların altıncısı, içtihadları Hanefî mezhebine kaynaklık etmiş bulunan, menakıp ve fezaili saymakla bitmeyecek olan Abdullah b. Mesud r.a. Hazretleri, kaynakların zikrettiğine göre o kadar kısa boylu idi ki, ayakta durduğu halde oturanların boyunda görünüyordu. (İbnu’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 3/284)

Efendimiz s.a.v., Abdullah b. Mesud Hazretleri’nin son derece ince olan bacaklarının, Mizan’da Uhud dağından bile daha ağır geleceğini beyan buyurmuştur. (İbnu’l-Esîr, aynı yer)

Amâ alimler


İslâm aleminin yetiştirdiği alim, abid, zahid, yönetici, şair vs. arasında gözleri görmeyenlerin sayısı o kadar fazladır ki, bunlar hakkında ulema özel kitaplar yazmıştır. Bu alanda kaleme alınan kitapların en hacimlisi, Salahuddin es-Safedî’nin Nektu’l-Himyân fî Nüketi’l-Umyân adlı eseridir. Doğuştan veya sonradan arız olan bir sebeple bir veya iki gözü görmeyen 310 kişinin zikredildiği bu eserde yer alan ilgi çekici isimlerden birkaçını burada zikredelim:

Sahabe’den: el-Bera b. Azib, Cabir b. Abdillah, Hassan b. Sabit, Sa’d b. Ebi Vakkas, Abbas b. Abdilmuttalib ve oğlu Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Erkâm, Abdullah b. Alkame, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Umeyr, Itban b. Malik, Utbe b. Mesud, Hz. Ebu Bekr’in babası Ebu Kuhafe (Osman b. Amir), Hz. Ali’nin kardeşi Akil b. Ebi Talib, Amr b. Kays, Ka’b b. Malik, Malik b. Rebia, Mahrame b. Nevfel… (Allah hepsinden razı olsun)

Meşhur fakih, kadı, müfessir, muhaddis ve alimlerden: İmam Tirmizî (Muhammed b. İsa), Ebu Bekr b. Abdirrahman el-Mahzumî, Ubeydullah b. Abdillah b. Mesud (Medineli meşhur “yedi fakih”ten ikisi), Hafs b. Ömer ed-Durî (Kur’an’ın 7 kıraat vechinden birisi olan meşhur “Hafs kıraati”nin sahibi), Hammad b. Zeyd, Simak b. Harb (ikisi de meşhur hadis imamlarındandır), Süveyd b. Said el-Hadesanî (İmam Malik’in el-Muvatta’ını rivayet edenlerdendir), İbn Ebu Asrun (Abdullah b. Muhammed, başkadılık yapmıştır), Abdürrezzak b. Hemmam (meşhur el-Musannef adlı hadis kitabının sahibi), yukarıda zikri geçen Atâ b. Ebi Rabah, meşhur el-Muhassas adlı sözlüğün sahibi İbn Sîde (Ali b. Ahmed) ve yine meşhur Lisanu’l-Arab adlı sözlüğün sahibi İbn Manzur (Muhammed b. Mükerrem), Kûfeli meşhur hadis hafızı Amr b. Mürre, Hz. Ebu Bekr’in torunu, meşhur fakih el-Kasım b. Muhammed, Tabiun’un büyüklerinden Katade b. Diame, ünlü Şafiî fakihi Bedruddin b. Cemâ’a (Muhammed b. İbrahim), “Müverrihu’l-İslam” lakabıyla meşhur hadis hafızı ez-Zehebî (Muhammed b. Ahmed), meşhur abid, zahid ve alim Ebu Muaviye ed-Darîr (Muhammed b. Hâzim), meşhur muhaddis Ebu’l-Abbas el-Asamm (Muhammed b. Yakub, kulaklarında sağırlık da vardı), el-Bahru’l-Muhit adlı meşhur tefsirin sahibi Ebu Hayyan (Muhammed b. Yusuf), meşhur Hadis imamı Ebu Amr el-Ezdî (Müslim b. İbrahim), meşhur hadis hafızı ve fakih Muğire b. Miksem ed-Dabbî, büyük hadis hafızı el-Fesevî (Yakub. b. Süfyan)…

Bunlar dışında İslâm ilim tarihinde iz bırakmış, “özürlü” olduklarını sadece lakaplarından ve birkaç anekdottan bildiğimiz pek çok isim vardır.

Semerkand Dergisi – Haziran 2004