Dinlerarası Diyalog ve Misyonerlik Faaliyetleri

Ebubekir Sifil[dosya], 2005 Yılı, Dergi Yazıları, Dergilere Göre, Dinler Arası Diyalog, İnkişâf Dergisi, Yıllara Göre

Özellikle son yıllarda ülkemizin değişmez gündem maddeleri arasında kendisine sağlam bir yer edinen dinlerarası diyalog ve misyonerlik faaliyetleri, orta ve uzun vadede ülkenin geleceği üzerinde kalıcı ciddi etkiler yapabilecek tabiatı dolayısıyla, karşı karşıya bulunduğumuz handikaplar listesinin başlarına, hatta en başına yerleştirilmelidir.

Zira söz konusu faaliyetler, ülkemizi ve insanımızı “din” ve “kültür” gibi temel varoluş alanlarında zayıflatmayı, kuşatmayı ve son tahlilde teslim almayı hedeflemekte, bu hedefe ulaşabilmek için başta siyaset ve ekonomi olmak üzere birçok enstrümanı etkin biçimde kullanmaktadır.

Bu bakımdan dinlerarası diyalog ve misyonerlik faaliyetleri yürütülürken ön plana çıkarılan “hoşgörü, barış, çoğulculuk, farklılıklara tahammül, İbrahimî dinlerin birliği…” gibi kavramsal gücü olan “masum” ve “sivil” tabirlerin, bu meyanda yalnızca birer “maske” işlevi gördüğünü tesbit etmek durumundayız.

Elbette bu kanaatimiz sadece bu iki faaliyetin AB süreci ile birlikte büyük bir ivme kazandığı vakıasından kaynaklanmıyor. Bu faaliyetlerin maksadına, yürütülüş biçimine, aralarındaki ilişkiye ve yürütenlerine atfedilecek yüzeysel bir nazar bile, özellikli bir tarihin ve özellikli bir coğrafyanın çocukları olarak bizleri bu faaliyetler hakkında başkalarından daha hassas olmaya icbar ediyor.

İlerleyen paragraflarda ilgili dokümanlardan iktibasen göreceğimiz gibi “diyalog” ve “misyon(erlik)”, en azından Vatikan için birbirinden ayrı ve bağımsız düşünülemeyecek iki kavramdır. Vatikan için bir yerde diyalog varsa, orada perde gerisinde misyon(erlik) vardır ve bir yerde misyon(erlik) varsa orası daha önce diyalog faaliyetleri tarafından “uygun zemin” haline getirilmiş demektir. Bu, en azından II. Vatikan Konsili’nden sonra kesin olarak böyledir.

Bu itibarla bu tebliğde dinlerarası diyalog faaliyetleri ile misyonerlik faaliyetleri birbirinden bağımsız olarak ele alınmamış, bu iki olguya aynı bağlamın birbirini bütünleyen cüzleri olarak itibar edilmiştir.

Diyalog faaliyetlerinin tarihî arkaplanı


Dinlerarası diyalog faaliyetlerine ülkemizden iştirak edenler tarafından geliştirilen, “diyaloğun yeni değil, insanlık tarihi kadar eski olduğu, zira insanın bulunduğu yerde mutlaka diyaloğun da mevcut olacağı, İslam’ın da başından beri diyaloğu fiilen gerçekleştirmiş bir din olduğu”… gibi, aslında “anakronizm”den başka bir şey olmayan söylem tarzı, diyaloğun bir kavram olarak ne ifade ettiği konusunda serapa manipülatiftir.

Zira Vatikan tarafından ortaya atılana kadar “diyalog”un en azından kavramsal ölçekte bu yaygınlıkta kullanımda olmadığı açıktır. Şu halde bu kavram hakkında objektif olabilmek için onu teori ve pratiğiyle ortaya koyan II. Vatikan Konsili’ne bakmak durumundayız.

Vatikan’ın 1962-1965 yılları arasında düzenlediği “II. Vatikan Konsili”nin diğer konsillerden[1]Hristiyan dünyada 325 yılındaki I. İznik Konsili’nden itibaren 1962’ye kadar 21 büyük konsil toplanmıştır. Bu konsillerde, Hristiyanlığın iç meseleleri, İsa Mesih’in … Continue reading farkı sadece katılımın en yoğun olduğu konsil olması değildi şüphesiz. Diğer Hristiyan mezhepleri ve özellikle de diğer dinlere karşı o zamana kadar görülmemiş bir açılımı öngörmesi, bu konsili diğerlerinden ayıran en önemli unsurdur.

Hristiyan dünyanın bölünmüşlüğü sebebiyle Kilise’nin kendi görevlerini yapmada yaşadığı sıkıntılar bu konsilin toplanmasındaki önemli etkenlerden biri ise de, asıl temel etken, modern dünyada Kilise’nin, misyonunu arzu edilen seviyede gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyduğu açılımlar olarak tesbit edilebilir. Dolayısıyla II. Vatikan Konsili, Katolik Kilisesi’nin, klasik misyon anlayışını terk ederek diğer din mensuplarıyla, hatta diğer Hristiyan mezheplerle diyalog suretiyle iletişim kurma talebini, misyonu bu iletişim zemini üzerinden gerçekleştirme öngörüsünü ve bunun teolojik temelini ifade ettiği bir konsildir.

Nitekim açış konuşmasında Papa XXIII. John’un kullandığı “aggironamento” kelimesi, Konsil’in hedef ve amaçlarını ifadede anahtar konumundadır ve “Kilise’yi günümüze taşımak ve onu, çağdaş misyonunu yerine getirmede daha etkili hale getirmek” anlamına gelmektedir.[2]Ali İsra Güngör, Vatikan Misyon ve Diyalog, 88.

Bu konsil sürecinde alınan kararlar hemen her dereceden dokümanda ifade edilmiştir:

– Kilise hakkındaki dogmatik yasa (Lumen Gentium),

– Kilise hakkındaki pastoral yasa (Gaudium et Spes),

– Nostra Aetate, Ad Gentes, Diginitatis Humanae gibi deklarasyon ve kararlar,

– Eclesiam Suam isimli genelge bunlardan başlıcalarıdır.

Burada dikkat çekici olan, Konsil öncesi diğer din mensupları ve bilhassa Müslümanlar, kategorik olarak “kötü” iken, Konsil sonrası bir tavır değişikliğine gidilmiş ve “kötü”ler, bu yeni süreçte “Hristiyanlığa aday” olarak tavsif edilmiştir.

Hemen belirtelim ki Katolik Kilisesi’nin bu konsilde aldığı kararlar ne Kilise dogmalarına aykırı, ne de geleneklere tersdir. Kilise’nin burada bütün yaptığı, dünya çapında hızla yayılmakta olan Kilise’den uzaklaşma tavrına karşı ve Kilise’nin kaybetmekte olduğu prestij, nüfuz ve etkinlik alanlarını yeniden kazanabilmek adına yöntem ve söylem belirlemekten ibarettir.

II. Vatikan Konsili’nde Katoliklik dışındaki Hristiyan mezhepleriyle diyalog konusunda alınan kararlar ilgi alanımızın dışında olduğu için, burada diğer dinlerle ve bu arada İslam’la ilgili olarak Konsil sırasında ve sonrasında Kilise resmî dokümanlarına geçen hususlara kısaca değineceğiz.

İlgili kavramlar


1. Diyalog

Katolik Kilisesi, diğer dinler hakkındaki görüşünü ve bu dinlerin mensuplarıyla diyaloğa girme isteğini Konsil’in “Nostra Aetate” isimli deklarasyonunda ifade etmiştir. Bu deklarasyon, Kilise’nin, diğer dinlerle ilişkisi konusunda müstakil olarak hazırlanmış bir belge olması dolayısıyla son derece önemlidir.

Deklarasyon, Katolik Kilisesi’nin diğer dinlerle diyaloğa girme isteğini şöyle ifade etmektedir:

“… Bu yüzden Kilise, evlatlarını, diğer dinlerin mensuplarıyla basiret ve yardımseverlik içinde görüşmeye ve işbirliğine davet eder.”[3]NA, 2. (Bu yazıda Vatikan belgelerine yapılan atıfların tamamı bir önceki paragrafta mezkûr çalışmadan alınmıştır.)

Esasen Nostra Aetate’de mevcut, diğer dinlerle diyaloğu öngören ifadeler, diğer Konsil dokümanlarına göre üslupta bir farklılık arz etse de, teolojik temeller açısından aralarında herhangi bir uyumsuzluk söz konusu değildir. “Lumen Gentium” isimli dogmatik yasa, Kilise’nin diğer dinlerle ilişkisini belirlerken, diğer din ve kültürlerle bunların mensuplarında, düzensiz ve bütünlük arz etmekten uzak olsa da bir takım iyi unsurlar bulunduğuna işaret etmektedir. Bu “iyi unsurlar” onların sadece kalp ve düşüncelerinde değil, ayin ve geleneklerinde de mevcuttur. Bu unsurlar, Kilise’nin misyoner faaliyetleri vasıtasıyla sadece muhafaza edilmekle kalmayacak, aynı zamanda saflaşacak, yücelecek ve mükemmel hale gelecektir.[4]LG, 17.

“Nostra Aetate”de de bu husus teyit edilir ve şöyle denir:

“Katolik Kilisesi, bu dinlerdeki (Hristiyanlık dışındaki dinler) gerçek ve kutsal olan hiçbir şeyi reddetmez. Kendi öğretisinden birçok yönden farklı olmakla birlikte, bütün insanlığı aydınlatan ilahî gerçeğe ait bir parça ışık yansıtan doktrin, ahlakî kural, hareket ve hayat tarzlarına büyük saygı duyar. Yine de Kilise, gerçek yol, ilahî hakikat ve doğru hayat olan Mesih’i ilan etmeye mecburdur.”[5]NA, 2.

Burada, “Acaba bu “iyi unsurlar” Hristiyanlık dışındaki dinlerde nasıl olup da yer bulabilmiştir?” gibi bir soru akla gelebilir. Bu soruya da II. Vatikan Konsili’nin misyoner faaliyetleri hakkındaki “Ad Gentes” isimli kararı cevap vermektedir. Bu kararda, söz konusu “iyi unsurlar”ın Kutsal Ruh tarafından onlara saçıldığı ve bunların adeta Hristiyanlığa dönüşün zeminini teşkil eden birer “nüve” olarak görüldüğü dikkat çekmektedir.[6]AG, 9 vd.

Öyle de olsa, diğer dinlerdeki bu “gerçek” ve “kutsal” şeyler, müntesiplerini kurtuluşa götürmek için yeterli olamaz mı?

Cevap yine “Ad Gentes”den: “Tanrı’nın insanlığı kurtarma planı, bir tür gizlilik içinde sadece bir kişinin ruhunda gerçekleşmez. Sadece insanların Tanrı’yı bulmak için körü körüne araması ve çok yönlü çabalarla gerçekleşmez. Çünkü bu teşebbüsler, İlahî İnayet’in müşfik çalışmaları vasıtasıyla aydınlatılmaya ve saflaştırılmaya muhtaçtır. Bu teşebbüs veya iyi unsurlar zaman zaman gerçek Tanrı hakkında bir eğitim veya İncil’e bir hazırlık olarak hizmet edebilirler.”[7]AG, 3.

Yukarıda zikredilen “Nostra Aetate” isimli deklarasyon, Katolik Kilisesi bakımından diğer dinlerin konumunu şöyle belirlemektedir:

Hristiyanlar’la özel bir bağı olan Yahudiler Katolik Kilisesi’ne en yakın olan kimselerdir. İkinci sırada, monoteist bir inanca sahip olan ve Hz. İbrahim’i örnek alan Müslümanlar vardır. Daha sonra münzevi yaşantı, derin meditasyon ve Tanrı’ya güven ve sevgiyle yönelmek suretiyle kurtuluşu arayan Hindular ve kendilerine özgü çabalarla aynı amaca yönelmiş bulunan Budistler gelmektedir.[8]NA, 2 vd. Bunlar dışındaki dinlerden ise genel olarak bahsedilmiştir.

Burada Yahudiler’e tanınan ayrıcalıklı konum hemen dikkat çekmektedir. Bu durum Yüce Kitabımız’ın “Ehl-i Kitap” diye kategorize ederek aralarındaki “özel” yakınlığa dikkat çektiği[9]Bkz. 2/el-Bakara, 135; 3/Âli İmrân, 72,3; 5/el-Mâide, 18… bu iki kesim hakkındaki haberlerine ve vakıaya da mutabıktır. Burada Papa XXIII. John’un Yahudiler’e olan özel ilgisi ile Yahudiler’in II. Vatikan Konsili resmî dokümanlarına girebilmek için kullandığı bireysel ve kurumsal her türlü inisiyatifin etkisi açıktır.[10]Geniş bilgi için bkz. Güngör, 90 vd.

Hatta Hristiyan olmayan dinlerle ilişkiler hakkındaki “Nostra Aetate” isimli genelge, sözünü ettiğim ilgi ve etki sebebiyle başlangıçta sadece Yahudiler’le ilişkileri düzenleyen bir belge olarak tasarlanmıştı. Arap ülkelerindeki Hristiyan azınlıkların zarar görmesine yol açabileceği endişeleri dile getirilince ya diğer dinlerden de bahsedilmesi veya hiçbirisinden bahsedilmemesi gündeme gelmiş, uzun tartışmalar sonucunda bugün elde bulunan metin ortaya çıkmıştır.[11]Güngör, 94 vd.

Dolayısıyla Müslümanlar ve diğer din mensuplarıyla diyalog meselesi, “Yahudiler sayesinde” Vatikan belgelerine girebilmiştir demek yanlış olmayacaktır.

Mezkûr deklarasyonda Müslümanlar’la ilgili ifadeler şöyledir:

“Katolik Kilisesi Müslümanlar’a da büyük bir saygıyla bakar. Onlar tek, diri, mevcut, bağışlayıcı ve Kadir-i Mutlak, Cennet’in ve yeryüzünün yaratıcısı, insanlara seslenmiş olan Tanrı’ya taparlar. Onlar, inancıyla kendi inançları arasında kuvvetli bir bağ kurdukları İbrahim’in kendisini Tanrı’nın planına adadığı gibi Tanrı’nın gizli emirlerine çekinmeden boyun eğmeğe çalışırlar. Her ne kadar Tanrı olarak kabul etmeseler de İsa’yı bir peygamber olarak yüceltir, O’nun bakire annesine hürmet eder ve hatta zaman zaman onu samimiyetle anarlar. Dahası Müslümanlar, hüküm gününü ve ölümden sonra tekrar dirilişi takiben Tanrı’nın vereceği karşılığı beklerler. Bu sebeple onlar, dürüst yaşamaya oldukça önem verir ve Tanrı’ya özellikle dua, sadaka ve oruç vasıtasıyla ibadet ederler.”[12]NA, 3.

Acaba bu ifadeler diğer dinlerin ve özellikle İslam’ın insanları kurtuluşa götürücü özellikte olup olmadığı konusunda nasıl anlaşılmalıdır?

Şurası unutulmamalıdır ki, II Vatikan Konsili’nden ne önce ne de sonra Kilise, diğer dinlerin böyle bir özelliğe sahip olduğu konusunda herhangi bir şey söylemiştir. Hatta mezkûr konsili toplayan fakat faaliyetler devam ederken vefat eden XXIII. John’un yerine geçerek konsil faaliyetlerini devam ettiren Papa VI. Paul, bu süreçte yayımladığı “Eclesiam Suam” adlı genelgesinde şöyle demiştir:

“Biz her ne kadar Hristiyan olmayan dinlerin manevî ve ahlakî değerlerini tanıyor, onlara saygı gösteriyor, kendileriyle diyaloğa hazırlanıyor ve din hürriyetini savunmak, insanlık kardeşliğini tesis etmek, kültür, sosyal refah ve sivil iradeyi oluşturmak gibi hususlarda diyaloğa girmek istiyorsak da, dürüstlük bizi, gerçek kanaatimizi açıkça ilan etmeye mecbur etmektedir: Yegâne gerçek din vardır, o da Hristiyanlık’tır.”[13]Güngör, 209.

Bütün bu ifadelerde dikkatli bir göz için kaçırılması mümkün olmayan bir incelik bulunmaktadır: Metinler diyalog bağlamında “İslam”dan değil, “Müslümanlar”dan bahsetmektedir. Bu, son derece önemli bir inceliktir. Zira Thomist çizgideki Hristiyan teologlardan Gadret ve Anawati gibi isimler, bid !”din” olarak İslam’la diyaloğun mümkün olmadığını, bu faaliyetin ancak “Müslümanlar”la gerçekleştirilebileceğini söyler.[14]Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık, 369-70.: Bu düşüncenin, Konsil metinlerinde benimsendiği, hatta hayli etkili olduğu görülmektedir.

Bu ifadeler, dinlerarası diyalog faaliyetleri ile misyonerliğin niçin birbirinden ayrı telakki edilemeyeceği sorusunun da cevabını oluşturmaktadır. O halde buradan diyalog-misyonerlik ilişkisine geçebiliriz:

2. Misyon

Öncelikle şu hususu kesin bir hakikat olarak tesbit edelim: Kilise, yapısı gereği misyonerdir ve bu, Kilise’den asla ayrı düşünülemeyecek bir özelliktir. Zira Kilise kendisini İsa Mesih’in biricik temsilcisi olarak görmekte, onun getirdiği mesajı, onun bıraktığı yerden bütün insanlığa ulaştırma sorumluluğunun muhatabı olarak telakki etmektedir. Eğer Kilise dışında kurtuluş yoksa, ki Kilise’ye göre yoktur, misyonerlik faaliyetleri de insanlığı kurtuluşa çağırmanın biricik vasıtası olarak elbette devam edecektir.

Kilise’nin kendisine tanıdığı merkezî rol öylesine vazgeçilmezdir ki, Katolik teolojisine göre Kilise İnciller’den doğmamış, aksine İnciller Kilise’den doğup zuhur etmiştir.[15]Yıldırım, 133. Kilise’nin ontolojik mahiyeti hakkındaki bu tesbit, Hristiyanlık üzerine konuşurken daima hatırda tutulmalıdır.

Kilise’nin misyonerlik faaliyetleri hakkındaki kararı “Ad Gentes”de şöyle deniyor: “Kilise tabiatı gereği misyonerdir. Bu misyon, ona sonradan ilave edilmiş bir özellik olmayıp, bilhassa onun özünden kaynaklanır. Çünkü o, Baba’nın istek ve kararıyla Oğul’a tevdi edilen ve Kutsal Ruh’la desteklenen bir misyondur.”[16]AG, 2.

Şu halde diyalog faaliyetleri ile misyonerlik faaliyetleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkartmak hayatî derecede önemlidir.

1974 yılında Roma’da yapılan bir toplantı bu noktada ayrı bir önem arz etmektedir. Dünyanın birçok yerinden gelen Kilise temsilcilerinin iştirakiyle yapılan Dünya Piskoposlar Toplantısı’nda dinlerarası diyaloğun Kilise misyonundaki yeri enine boyuna tartışılmıştır.

Bu toplantıda dinlerarası diyalog, Hristiyan misyonunun ayrılmaz bir bölümünü oluşturan “Evangelizasyon”un tabii bir parçası olarak tarif edilmiştir. Yine bu toplantıda şöyle denmiştir: “Diyaloğun temel amacı, Mesih’in yüklediği temel sorumluluk gereği, Hristiyanlar’ın bütün insanlara hizmet etmek ve sevgi duymak isteğine şehadette bulunmaktır. Bu sebeple diyaloğa giren her Hristiyan, bir taraftan samimi ve açık kalpli iletişim vasıtasıyla diğerlerinin dinî tecrübeleri hakkındaki değerlendirmelerini genişletirken, diğer taraftan kendi inancını keyifle takdim etmelidir. Diyaloğun temel kuralı, Hristiyan olmayanların dinî ve kültürel kimliklerine saygı duymaktır. Bunun sebebi, Tanrı’nın herkesi Mesih’in imajında yaratması ve herkesin aydınlığa kavuşmasını istemesidir.”[17]Güngör, 171.

Bu toplantının sonunda yapılan kapanış duasında da şöyle denmiştir: “Kutsal Ruh, misyonunu ve sevgisini bütün Hristiyan olmayanlara götürme konusunda uyanık ve şuurlu olan bütün Kilise’yi hassasiyetle desteklemeye devam etmektedir.”[18]Güngör, 172.

Bu noktada bir hususun altını çizmek istiyorum: Yeni Papa XVI. Benedict’in dinlerarası diyaloga soğuk bakan birisi olduğu söylenerek bu sürecin bitebileceğinin ileri sürülmesi bana göre doğru değil. Zira II: Vatikan Konsili’nde misyonerlik için belirlenen yeni yöntem, yani diyalog, şu an için Katolik dünya bakımından herhangi bir risk içermiyor. Kilise misyondan vaz geçemeyeceğine ve şu an için misyona diyalogdan daha elverişli bir zemin bulunmadığına göre, yeni Papa’nın tavrını amiyane tabirle biraz “naz yaparak” konumunu muhafaza etme ve belki diyalogun diğer taraflarından biraz daha taviz koparma siyaseti olarak okuyabiliriz.

3. Evangelizasyon

Süreç içerisinde diyalog-misyon ilişkisi çeşitli Kilise metinlerinde şu veya bu şekilde ifadelendirilmiş, ama en önemli sarahatini müteveffa Papa II. John Poul’ün “Redemptoris Missio” (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde bulmuştur.

Bu genelgede Kilise’nin kuruluşu, misyonu ve bu misyonun bütün insanlara yönelik olduğu belirtildikten sonra şöyle denir:

“Dinlerarası diyalog, Kilise’nin, bütün insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Karşılıklı bilgilenme ve anlayışı zenginleştirme vasıtası ve metodu olarak diyalog, misyona zıt değildir. Esasen misyonla ve misyonun şekilleriyle diyalog arasında özel bir bağ vardır. Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. Tanrı Mesih vasıtasıyla bütün insanları kendisine çağırmakta, vahyinin ve sevgisinin mükemmelliğini onlarla paylaşmak istemektedir. (…) Bu açıklamalar yapılırken, kurtuluşun Mesih’ten geldiği ve diyaloğun evangelizasyondan ayrılmadığı gerçeği göz ardı edilmemiştir.”[19]RM, 55.

Burada geçen “Evangelizasyon” kavramı son derece önemlidir. Bu kavramın mana ve muhtevası, Papa VI. Paul’ün “Evangelii Nuntiandi” isimli genelgesinde açık biçimde ifade edilmiş ve Kilise’nin “evangelizasyon” için var olduğu vurgulandıktan sonra şöyle denmiştir:

“Bu yüzden Kilise için evangelizasyonun anlamı, “iyi haberler”i insanlığın bütün tabakalarına götürmek, bunun etkisiyle insanlığı içten değiştirmek ve onu yenilemektir. Fakat her şeyden önce eğer vaftizle yenilenmiş ve İncil’e göre yaşayan yeni insanlar yoksa, insanlık da yoktur. Bu yüzden evangelizasyonun amacı bu iç değişikliği gerçekleştirmektir…”[20]EN, 18.

Yine aynı genelgede evangelizasyonun, Kilise tarafından ilan edilen İncil mesajını işitenlerin Kilise’ye girmesiyle tamamlanacağı, bu sebeple Kilise’nin, Hristiyan olmayan kültür ve cemaatlerin arasına dikilmesinin evangelizasyona dahil olduğu vurgulanmıştır.

Müteveffa Papa II. John Paul’ün yukarıda adı geçen genelgesine dönecek olursak, orada diyalog-misyon ilişkisi konusunda sarih bir şekilde ifade edilen hususlar arasında şunu görüyoruz: “Diyalog, Kilise’nin kurtuluşun tabii yolu olduğu kanaatiyle yönlendirilmeli ve ikmal edilmelidir.”[21]RM, 55.

Söz konusu genelgenin dinlerarası diyalogla ilgili bölümü şu ifadelerle sona ermektedir: “Çok iyi bilmekteyim ki, birçok misyoner ve Hristiyan cemaat Mesih’e samimi şehadette bulunmak ve diğer dinlerin mensuplarına cömertçe hizmet sunmaktan dolayı kendilerini zorluk içinde ve sık sık diyaloğun yanlış anlaşılmış tarzı içinde bulmaktadırlar. Onları, gayretleri iyi anlaşılmayan yerlerde bile inançlarında ve sevgilerinde sebat göstermeye teşvik etmek istiyorum. Diyalog, Tanrı’nın Krallığı’na doğru bin yoldur ve bunun süresini ve mevsimini sadece Baba bilse de, mutlaka sonuç verecektir.”[22]RM, 57.

Buradaki “Tanrı Krallığı”nın, Hristiyan teolojisinde, kıyametten önce Mesih’in yeryüzüne tekrar gelerek Tanrı’nın egemenliğini ilan ve bütün insanlığı huzur ve esenliğe vasıl edeceği zaman dilimi olduğunu hatırlayalım.

4. İnkültürasyon

Yine mezkûr genelgenin, “Hristiyan Olmayan Halkların Kültürlerinde İncil’in Tecessümü” başlıklı bölümünde “İnkültürasyon”un Kilise misyonundaki öneminden bahsedilmektedir.

“Hristiyan mesajının ve hayat tarzının, dünyanın muhtelif yerlerinde yaşayan cemaatlerin sahip olduğu çeşitli kültürlere uygun hale getirilerek sokulması ve canlandırılması” olarak tarif edilen bu kavram[23]Güngör, 180. diyalog-misyonerlik ilişkisi bağlamında merkezî yer tutan ikinci kavramdır.

Papa II. John Paul bu kavramla ilgili olarak şu ifadeleri kullanmıştır: “Kilise’nin Hristiyan olmayan kültürlere girme süreci oldukmça uzun bir yoldur. Bu, sadece dışarıdan bir adaptasyon meselesi değildir. Çünkü İnkültürasyon, hakiki kültürel değerlerin Hristiyanlıkla bütünleşmek suretiyle aslî bir değişime uğraması ve Hristiyanlığın çeşitli insan kültürlerine sokulması anlamına gelir. Kilise, İnkültürasyon vasıtasıyla İncil’i çeşitli kültürlerde canlandırır ve aynı zamanda insanları kendi kültürleriyle Kilise cemaatine sokar. Kilise bu insanlara kendi değerlerini aktarır ve aynı zamanda onlarda mevcut olan iyi unsurları alır, onları içten tekrar yeniler. İnkültürasyon vasıtasıyla Kilise’nin ne olduğu, neyin işareti olduğu daha iyi anlaşılır ve bu suretle Kilise, misyonunda daha etkili olur.”[24]RM, 52.

5. Proclamation

II. Vatikan Konsili ile birlikte resmî Kilise belgelerine giren bir diğer kavram da “proclamation”dur. Mesih’in ve İncil’in, bütün insanlara açık ve doğrudan, minnet ve övgü ile ilan edilmesi anlamına gelen bu kavram da, diğer üç kavramla iç içedir. Birbirini bütünleyen bu kavramları gereği gibi tanımadan ve aralarındaki ilişkiye vakıf olmadan dinlerarası diyalog faaliyetlerine nüfuz etmek mümkün değildir.

DİYALOG FAALİYETLERİ VE İSLAMÎ ARGÜMANLARI


Buraya kadar söylenenler, II. Vatikan Konsili’nden itibaren Katolik Kilisesi’nin diğer din mensupları ve bahusus Müslümanlar’la ilişkiler konusunda izlediği tutumu sağlıklı bir okumaya tabi tutabilmek için bilinmesi gerekenleri özetlemektedir.

Bir de meselenin “bizim cenahımızdan” arz ettiği durum var ki, diyalog meselesi söz konusu edildiğinde mutlak surette ele alınıp tahlil edilmesi gerekir.

Bu cümleden olarak ülkemizde diyalog faaliyetlerini yürütenler tarafından, bu faaliyetlerin “meşruiyetini”, hatta “elzemiyetini” ifade ettiği ileri sürülen argümanlara kısaca atf-ı nazar etmek istiyorum.

Ehl-i Kitap’la aramızdaki “ortak kelime”

Diyalog faaliyetlerine Kur’an’dan zemin teşkili için “(Resulüm) de ki: “Ey Ehl-i Kitap! Sizinle aramızda müşterek olan bir söze gelin: Allah’tan başkasını mabud tanımayalım, O’na hiçbir şeyi ortak kılmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın…” mealindeki 3/Âl-i İmrân, 64. ayetinin sıkça kullanıldığı dikkat çekiyor.

İleride ele alacağım “mübâhale ayeti”nden hemen sonra yer alan bu ayetin diyalog faaliyetlerine delil yapılmasının tam bir “el çabukluğu” örneği olduğunu söylemek zorundayız. Zira ayetin ne mantuk ne de mefhumu, bugün müşahede ettiğimiz tarzda bir “diyalog”a geçit vermektedir.

Önce ayetin “mefhum”undan başlayalım: Eğer “Allah’tan başkasını mabud tanımamak, O’na hiçbir şeyi ortak kılmamak ve insanları ilah edinmemek” Müslümanlar ile Ehl-i Kitap tarafından herhangi bir farklılık arz etmeyecek tarzda kabul gören ortak bir kelime ise ayet niçin “hasılı tahsile” çağırsın?

Bir başka şekilde söylersek; ayette dile getirilen bu üç temel nokta Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasında aynı tarzda benimsenip bağlanılmış hususlar olsaydı, “gelin bu hususlar üzerinde birleşelim” demenin elbette hiçbir anlamı olmazdı. Şu halde burada, Ehl-i Kitab’a, çarpıttıkları, tahrif ettikleri bir gerçek hatırlatılıyor olmalıdır ki, kitaplarının ve bütün ilahî dinlerin esasıdır. Nitekim –Allahu a’lem– 66. ayette dile getirilen husus da bu noktaya işaret ediyor olmalıdır ki, orada Ehl-i Kitab’ın, “hakkında bilgi sahibi oldukları hususlarda tartıştığı” dile getirilmektedir. Yani ayetin ilk muhatapları olan Ehl-i Kitap, mezkûr üç nokta üzerinde yapılan tahrif faaliyetinin bilincindedir ve meselenin aslından haberdardır…

Ayetin mantukuna gelince, dikkat edilirse burada Ehl-i Kitab’a bir çağrı var: “Gelin” diyor ayet. Yani Efendimiz (s.a.v)’e bir noktada sabit durması ve Ehl-i Kitab’ı da o noktaya çağırması emir buyuruluyor. Elbette İlahî Kelam’ın hiçbir kelimesi hatta harfi için “abes” söz konusu değildir. Buradaki “Gelin!” çağrısı, ayetten, biraz bizim gitmemiz, biraz onların gelmesi suretiyle bir “ortak nokta”da buluşulması tarzında bir diyalog çıkarılmasını kesinlikle engellemektedir.

Öyleyse eğer bu ayetten hareketle dinler arasında bir diyalog faaliyeti başlatılacaksa, Müslümanlar’ın, muhataplarına öncelikle ayette ifade buyurulan çağrıyı, Tevhidî konumlarını muhafaza ederek yapmaları gerekir. Yani diyalogun zeminini bizim durduğumuz yer ve mezkûr üç temel nokta teşkil etmelidir.

Burada dinlerarası diyalog faaliyetlerinin içini, “tanıma ve anlama” kelimeleriyle doldurmaya ve diyalogun başka bir anlamı bulunmadığını söylemeye çalışanlara da bir uyarı bulunduğunu söyleyebiliriz: Bu ayetten anladığımız odur ki, Müslümanlar’la diğer din mensupları arasındaki ilişki, onları tanıma ve anlama gayesine matuf ve bundan ibaret bir “diyalog” değil, “tebliğ” zemininde yürütülmelidir.

Üstelik Yahudiler’i ve Hristiyanlar’ı tanımak ve anlamak için dinî metinlerimiz ve tarihsel tecrübemiz hangi noktalarda yetersiz kalmıştır ki, bugün böyle bir diyalog sürecine ihtiyaç duyulmaktadır? “Ehl-i Kitap hakkındaki ayetler günümüzde yeni bir bakış açısıyla ele alınmalıdır” diyenlerle Kur’an’ın “tarihsel bir metin” olduğunu söyleyenler arasında nasıl bir fark vardır?

Efendimiz (s.a.v)’in tebliğ faaliyetleri

Hz. Peygamber (s.a.v)’in, İslam’ı tebliğ maksadıyla çeşitli kabilelere gitmesi, Ebû Cehil gibi müşriklerin ayağına kadar defalarca gitmekten imtina etmemesi de dinlerarası diyalog faaliyetlerine dayanak yapılmaya çalışılan hususlar arasında bulunuyor.

Oysa bu ve benzeri hususların, Tevhid’i tebliğ amacına yönelik olduğu ve esasen bir peygamber olarak Efendimiz (s.a.v)’in en temel görevinin tebliğ olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda bu argüman kendiliğinden buharlaşacaktır.

Eğer bugünkü diyalog taraftarları “Tevhid’i tebliğ” maksadıyla hareket ettiklerini söyleyecek olurlarsa, “tanıma, anlama ve hoşgörme” söylemini nereye terk ettiklerini sormak gerekir. Ve yine sormak gerekir: Hz. Peygamber (s.a.v)’in, tebliğ maksadıyla gittiği yerlerde muhataplarını “tanıma, anlama ve hoşgörme” tavrında olduğunu gösteren bir belge var mıdır?

Necran heyeti meselesi


Bir diğer argüman da Hz. Peygamber (s.a.v)’in Necran hristiyanları ile görüşmesi ve kendilerine ibadet etmeleri için Mescid-i Nebi’yi tahsis etmesi olayıdır.

Necran hristiyanlarını Medine’ye getiren eğer Hz. Peygamber (s.a.v)’in onları iman ile cizye arasında bir seçim yapmaya çağıran mektubu ise, olay daha başından diyalog zemininden uzak bir tarzda başlamış demektir. Zira burada da “tanıma, anlama ve hoşgörme” söylemi ile taban tabana zıtlık teşkil eden bir durumun mevcudiyetini teslim etmek zorundayız.

Akabinde Necran heyeti Medine’ye geldiğinde, sırf üzerlerindeki ipek giysiler ve altın takılar sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.v)’in kendileriyle konuşmayı reddetmesini “diyalog ve hoşgörü”nün neresine yerleştirebiliriz?

Nihayet ipek ve altınları çıkardıktan sonra huzura kabul edilen heyetle Efendimiz (s.a.v) arasındaki söz dönüp dolaşıp Hz. İsa (a.s)’a geldiğinde 3/Âl-i İmrân, 59-61. ayetleri nazil oldu. Necran heyeti “mübâhale”yi kabulden imtina ettiğinde olanları biraz sonraya bırakarak bu ayetlerin muhtevasına bakalım:

“Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı; sonra ona “Ol!” dedi ve (o da) oluverdi. (Bu), Rabb’inden gelen bir gerçektir. Öyleyse şüphecilerden olma! Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda tartışanlara, “Gelin, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, karşılıklı olarak çocuklarımızı ve kadınlarımızı çağıralım; sonra da dua edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lanet dileyelim” de.”

İmdi, Hz. İsa (a.s) hakkında muhataplarına Kur’an’daki sarahati ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in net tavrını izhar etmeye yanaşmayan/izhar edemeyen diyalogcuların Necran heyeti hadisesini diyaloga delil getirmesi ne kadar tutarlıdır?

Bir de olaya şu açıdan bakalım: Necran heyeti, öyle görünüyor ki Medine’ye İslam’ı kabul etmek üzere değil, “bir orta yol bulabilme ümidiyle” gelmiştir. Bu niyetle başlayan macera, sonunda en temel anlaşmazlık konularından biri olan Hz. İsa (as.)’nın kimliği/kişiliği noktasına gelip dayanmıştır.

Bu noktada inen yukarıdaki ayetler, Efendimiz (s.a.v)’e –aralarında kendisinin Hak Peygamber olduğunun farkında bulunanlar da olduğu halde–, bu heyet hakkında “diyalog, tanıma, anlama ve hoşgörü”yü değil, “karşılıklı lanetleşme”yi, yani köprüleri atmayı emretmektedir, neden?

Nihayet “mübâhale ayeti”nin gereğini icra etmek için Efendimiz (s.a.v), yanına torunları, Hz. Fatıma ve diğer bazı eşleri (Allah hepsinden razı olsun) bulunduğu halde karşılıklı lanetleşmek için yola çıktı.

Ancak durumun vehametini sezen heyetten bazıları, başlarına gelecek büyük belayı savuşturmak için Hz. Peygamber (s.a.v)’e “anlaşma” teklif ettiler ki, bence diyalog faaliyetleri ile Necran heyetinin Medine macerası arasında kurulması gereken ilişkinin tam bu noktada aranması gerekir.

Bu teklif üzerine Efendimiz (s.a.v)’in yazdırdığı anlaşma metni şöyle:

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu, Allah’ın elçisi Peygamber Muhammed’in Necran (halkına) yazısıdır. Onların bütün mahsulleri, sarı, beyaz, siyah her çeşit nakitleri ve köleleri hakkında Resulullah’ın hükmü, onlara ihsanda bulunmaktır. Bin adet Recep, bin adet de Safer ayında olmak üzere ikibin adet elbise verecekler; her bir elbise kırk dirhem (bir okiyye) değerinde olacaktır. Elbiselerden haraç vergisini aşan ve okiyyelerden eksilen olursa, hesaplanacaktır. Haraç olarak ödedikleri zırhlar, atlar, binek hayvanları ve diğer eşyalar hesaplanarak onlardan alınacaktır.

“Necranlılar elçilerimi yirmi gün ve daha az müddetle ağırlayacaklar ve hiçbir elçi otuz günden fazla tutulmayacaktır. Yemen’de bir savaş ve olay vuku bulursa otuz adet zırh, otuz adet at ve otuz adet deve ödünç olarak vereceklerdir. Vermiş oldukları zırh, at ve bineklerden telef olanlar tazmin edilmek suretiyle Necranlılar’a geri verilinceye kadar elçimin kefaleti altındadır. Necranlılar’ın canları, dinleri, vatanları, malları, burada bulunanları ve bulunmayanları, aşiretleri ve onlara bağlı olanlar, Allah’ın himayesi ve Peygamber Muhammed’in emanı altındadırlar. Şu an içinde bulundukları hallerine müdahale edilmeyecek, dinlerinden ve haklarından hiçbir şey değiştirilmeyecektir. Ne bir piskopos bu görevinden, ne bir rahip rahipliğinden, ne de bir kilise bakıcısı bu görevinden alınacaktır. Ellerinde bulunan az ya da çok her şeyleri kendilerinindir. Artık ne geçmişten dolayı bir töhmet, ne de kan davası vardır. Onlar savaş için çağırılmayacak, mahsullerinden de ondabir vergi alınmayacaktır. Yurtlarını başkalarının askerleri çiğnemeyecektir. Kim hakkını isterse zulmetmeden, zulme de uğramadan insaf ile hükmedilecektir.

“Bundan sonra kim faiz alırsa benim emanımdan çıkmış demektir. Onlardan hiç kimse diğerinin yerine cezalandırılmaz. Necranlılar, üzerlerine aldıkları yükümlülükleri yerine getirip iyi hal üzere devam ettikleri sürece bu sayfada yazılı olan hususlar Allah’ın emri gelinceye kadar Allah’ın himayesi Resulullah Peygamber Muhammed’in emanı altındadır.”

İslam’a davet mektupları


Efendimiz (s.a.v)’in, çeşitli kişilere hitaben yazdığı, literatüre “İslam’a davet mektupları” olarak geçmiş bulunan mektupların dinlerarası diyalog faaliyetlerine “meşruiyet” gerekçesi yapılması, en hafif tabiriyle “çarpıtma”dır.

Eğer bu mektuplar diyalog faaliyetlerine gerekçe yapılmaya uygunsa, bu faaliyetleri yürütenlerin, muhataplarına bu mektupların muhtevasında gördüğümüz tavrı aynen takınması, yani evvelemirde onları Tevhid’e çağırması gerekir. Yoksa bu mektupları diyaloğa referans olarak takdim etmenin kabul edilebilir bir yanı olamaz.

Hz. Peygamber (s.a.v)’in, herhangi bir Ehl-i Kitap grup ile –bugün yapıldığı tarzda– kendilerini İslam’a çağırmaksızın “sizi olduğunuz gibi kabul ediyorum” tavrıyla diyalog kurduğunu gösteren bir belge var mıdır?

Şurası açık ki, bu mektupların muhtevasında tebliğden mücerret (soyutlanmış) bir diyalogdan eser bile bulmak mümkün değildir. Temel görevi “tebliğ” olan peygamberlerin, insanları Hakk’a çağırmaksızın, onları oldukları hal üzere kabullendiğini söylemek, görevlerini yapmadıklarını söylemekten farksızdır!

Eğer “tebliğ eşittir diyalog”sa, dinlerarası diyalog faaliyetlerinin üzerine inşa edildiği “tanıma, anlama, hoşgörme” gibi temel söylemler arasında niçin “tebliğ”e yer yok? Yıllardan beri yürütülen bu faaliyetler meyanında “tebliğ” anlamına gelebilecek bir tavra niçin tesadüf edilmiyor?

Eğer “tebliğ eşittir diyalog” değilse, Tevhid’e davetten başka hiçbir anlama gelmeyen bu mektupları niçin “tebliğsiz diyalog” faaliyetlerine gerekçe olarak kullanıyorsunuz?..

Denebilir ki “tebliğ, doğası gereği diyalogla bağdaşmaz; diyaloğun ilk şartı, tarafların birbirini “olduğu gibi” kabullenmesidir.” O zaman biz de deriz ki, diyalog faaliyetlerine kitleler nazarında meşruiyet kazandırmak –hatta belki daha önce kendinizi ikna etmek!– için tebliğ maksatlı/muhtevalı Nebevî söz ve davranışlara sığınmaktan vaz geçin!..

Medine vasikası


Medine vesikasına gelince;

Her şeyden önce bu vesikanın, daha önce merkezî bir yönetime sahip bulunmayan Medine ahalisi için yepyeni bir sistem inşa ettiğini görüyoruz. Bu sistemde Hz. Peygamber (s.a.v) ve Müslümanlar “metbu” (tabi olunan), diğerleri ise “tabi” konumundadır.

Bu o kadar böyledir ki, –Muhammed Hamidullah’ın da vurguladığı gibi– bu vesika, Yahudi kabilelerini kesinlikle müstakil varlıklar olarak tayin ve tavsif etmemekte, aksine Müslüman Arap kabileleri ile müttefik olan Yahudi kabilelerinin birtakım hak ve sorumluluklarından söz etmektedir. Hatta Yahudiler’in özellikle siyasî bağımsızlıklarını kısıtlamıştır. Dolayısıyla Yahudiler’in bu vesikada, Müslümanlar’la eşit konumda olduğunu söylemenin imkânsız olduğu açıktır…

Bütün bunlar bir yana, Yahudiler’in, mezkûr vesikanın iki maddesinde geçen “Allah’ın Resulü Muhammed” (s.a.v) tabirini kabul etmiş olmaları dahi bu vesikanın diyalog faaliyetlerinin meşruiyetine delil olarak kullanılmasının “akla ziyan” bir iş olduğunu ortaya koymaya yeterlidir!

Yine bu meyanda mezkûr vesikada zikredilen kimseler arasında vuku bulabilecek bütün anlaşmazlıklarda veya öldürme hadiselerinde konunun “Allah’a ve Resulü’ne götürülmesi”nin hükme bağlanmış olması, altı çizilmesi gereken hususlar arasında bulunmaktadır.

Bugüne kadar izlediği seyir ve katılımcı tarafların konumları itibariyle dinlerarası diyalog faaliyetlerinde bu vesikanın muhtevasıyla refere edilebilecek herhangi bir husus var mıdır?

Öyle görünüyor ki, diyalog faaliyetlerinin Medine vesikasına dayandırılması çabası, bu vesikada Yahudiler’in dinî hayatlarına karışılmayacağının hükme bağlanmış olmasından kaynaklanıyor.

Tarih boyunca İslam devletlerinin tebaası durumunda bulunan Gayrimüslimler’in dinlerine ve kimliklerine dokunulmamış olması da aynı maksatla öne sürülen hususlar arasında bulunuyor.

Ancak yukarıda da söylediğim gibi burada İslam’ın, “tabi (Gayrimüslimler) ile metbu (Müslümanlar)” arasındaki ilişkiyi düzenleyen hükümleri bahis konusudur. Dinlerarası diyalog faaliyetlerinin yürütüldüğü konjonktür için ise (reel durumda Müslümanlar’ın metbuiyetinden söz edilemeyeceğine göre) iki şıktan biri geçerlidir: Ya esasen böyle bir “tabi-metbu ilişkisi” yoktur veya bu ilişki bugün için tersinden yürümektedir; yani Müslümanlar tabi, Gayrimüslimler metbu durumundadır.

Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin, dinlerarası diyalog faaliyetlerinin taraflarının şu anki konumları Medine vesikasındaki durumu yansıtmaktan uzaktır. Şu halde bu vesika da diyalog faaliyetlerine dayanak teşkil etmeye elverişli olmamalıdır…

Bu vesika sonrasında Medine Yahudileri ile Müslümanlar arasındaki ilişkinin nasıl bir seyir izlediği ise ehlinin malumudur…

Hasılı, Dinlerarası diyalog faaliyetlerini yürütenlerin, yaptıkları işin meşruiyetini (hatta “zaruretini”!) isbatlamak amacıyla ortaya attıkları sözümona “delil”lerin, maksadı hasıl etmekten uzak olduğu açıktır.

Sonuç olarak


1. Şu haliyle diyalog faaliyetlerinin “İslamî”, hatta “İslam’ın emri” olduğunu ileri sürmekle, hal-i hazırda diyaloğu bir “politika”, içeride (ve hatta belki “dışarıda” da) yaşanan sıkıntılardan bir “çıkış yolu” olarak görmek birbirinden farklı şeylerdir.

Bunlardan ilki, yapılan işin “mahza emr-i ilahî” olarak nitelendirilmesi sebebiyle, diyaloğun İslam’ın “olmazsa olmazı” olduğunu ileri sürmek anlamına gelirken, ikincisi, –ucu yine Din’e dokunmakla birlikte– belli bir oluşumun sübjektif anlayış ve politikası sınırında tutulması ve anlaşılması gereken bir faaliyet olarak hadiseyi lokalize eder.

Diyalog faaliyetlerini yürütenler, meseleyi ilk nokta-i nazardan ele aldığı ve dahi sonuçları da umumi olacağı için, önümüzde, bütün Ümmet-i Muhammed (s.a.v)’i ilgilendiren bir durum var demektir.

Bu gerçeği meseleye bakışımızın temel hareket noktası yaparak devam edersek:

2. Şu haliyle diyalog faaliyetlerinin İslam’ın onayladığı biçimde yürütülüp yürütülmediği konusunda diyalogcularla aramızda görüş ayrılığı bulunduğuna göre, meselenin bizim baktığımız pencereden arz ettiği görünümü dile getirmek bizim için hem bir “hak”, hem de “sorumluluk”tur.

Şimdi şu ikileme bir bakın:

Bir yanda Ümmet-i Muhammed (s.a.v), diğer yanda Ehl-i Kitap ve diğerleri.

Diyaloğun “İslam’ın emri” olduğunu söyleyenler, nedense bunun, öncelikle Müslümanlar’a yönelik olarak yerine getirilmesi gereken bir emir olduğunu düşünmüyor, dillendirmiyor; onları olduğu gibi kabul edip kanaatlerine saygı duymuyor, hatta canları sıkıldığında Müslümanlar’ı türlü olumsuz sıfatlarla tavsif etmekten geri durmuyor.

Peki aynı kesimin Ehl-i Kitap ve diğerleri hakkındaki tavrı nasıl?

Siz şimdiye kadar bu kesimin politikalarını belirleyenlerden, Ehl-i Kitab’ın İslam ve Müslümanlar’a yönelik her türlü ithamat ve hücümatını tenkit mahiyetinde bir satır okudunuz ya da duydunuz mu?

Bütün kesimleriyle Ehl-i Kitab’ın İslam ve Müslümanlar’a yönelik olarak her sahada yürüttüğü “kuşatma” politikalarına inat ve ısrarla sessiz kalınırken, Müslümanlar’ın uyarı ve eleştirilerine tahammülsüzlük gösterilmesi belki diyalog zemininin zedelenmemesi kasdıyla ya da kendilerine yönelik eleştirilere haklılık payı kazandırmama düşüncesiyle açıklanabilir; ama bu tavrın “meşru/dinî” bir izahı yapılamaz!

3. Diyalog faaliyetlerinin, “yeryüzünde barış ve adaletin tesisi” söylemiyle gerekçelendirilmesi de inandırıcı olmaktan hayli uzaktır. Zira yeryüzünde barış ve adaletin tesisinin önündeki en büyük engelin bizzat Ehl-i Kitap olduğunu görmemek için ya aşırı saf veya maksatlı olmak gerekir.

Diyelim ki bu gerekçeye samimi olarak inanıyorlar. Peki bugüne kadar “diyalog ve hoşgörü” adı altında düzenlenen organizasyonlar bu amacı gerçekleştirmeye ne kadar hizmet etmiştir? Dünya çapında Ala-yı vala ile yapılan 200’ün üzerinde organizasyondan geriye kalan nedir?

4. Bunu da izninizle ben söyleyeyim: Bu organizasyonlar Müslüman milletimizin hafızasını silici, Tevhidî hassasiyetini zedeleyici ve kültürel/toplumsal dokusunu tahrip edici bir işlev görüyor.

Özellikle son yıllarda ortaya atılan “İbrahimî/semavî dinler”, “dinlerin aşkın birliği” gibi kavramlar, İslam’la Yahudilik ve Hristiyanlık arasındaki “temelli” ihtilafları buharlaştırıcı bir etki yapıyor. Gayrimüslimler ile aramızda “geriye dönük” ortak noktalar ihdas etmeyi hedefleyen bu kavramların yanı sıra, bir de “hakikati” buharlaştıran bir kavram kullanımda: “Dinsel çoğulculuk.”

“… Ancak ne yazık ki günümüzde Müslümanların çoğunluğu Allah tarafından kabul edilebilir olmayı sadece Hz. Muhammed’in mesajını yani kurumsal İslam’ı izleyenlerle sınırlayarak tıpkı Yahudi ve Hıristiyanların yaptıkları gibi kendilerinin dışındakilere karşı dışlayıcı bir tutum takınmaktadır. Bunu yaparken de Hz. Muhammed’in misyonunun ne yeni bir din kurmak ne de Yahudi ve Hıristiyanlık gibi diğer dinsel geleneklere hakkıyla tabi olanları kendi izleyicisi yapmak olmayıp bilakis Hz. İbrahim’in dinine uymak, onu tamamlamak ve kendinden önce gelen peygamberleri tasdik etmek olduğu gerçeğini unutmaktadırlar…”[25]Mahmut Aydın, Dinsel Çoğulculuk ve Mutlaklık İddiaları, 99.

Bir müslümanın kaleminden dökülen bu satırlar, bu ülkeyi misyonerlik için “verimli bir alan” haline getirmek dışında bir fonksiyon icra edecekse eğer, hiç şüpheniz olmasın, o, “ebedi hüsran”dan başka bir şey olmayacaktır. Zira Kur’an, İslam’dan gayrı bir din arayanın bu çabasının hüsran olduğunu vurgularken bizler “hakikatin mutlaklığı” döneminin geride kaldığını, artık “izafiliğin” kabul edilmesi gerektiğini söylüyoruz!..

Aynı garabet, ülkemizde ve pek çok coğrafyada “Geleneksel İslam’ın Bayraktarı” ünvanıyla göklere çıkarılan bir isimde, Seyyid Hüseyin Nasr’da da görülüyor: Hz. İsa (a.s)’ın, tanrısal bir varlık olarak kabul edilmeyi insanlara asla öğretmediğini, bu anlayışın Kilise’nin ürünü olduğunu ve artık terk edilmesi gerektiğini söyleyen Hristiyan bilim adamı John Hick’e itiraz eden Nasr, bu doktrini Hristiyanlar için Tanrı’nın murad ettiğini, bu doktrini kabul etmenin bir hata olmadığını ve Hristiyanlar’ın da buna böyle inanmaları gerektiğini söylüyor![26]Mahmut Aydın, İsa Tanrı mı? İnsan mı?, 170. Nasr’ın bu bağlamda “izafi mutlak” kavramını kullanmasının sebeb-i hikmetini öğrencisi İbrahim Kalın’a sorduğumda, … Continue reading

Alemlerin Efendisi (s.a.v) ne buyurmuştu: “Karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yoluna uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğinden girse, siz de gireceksiniz…”

İnkişaf Dergisi – Eylül-Kasım 2005

Kaynakça/Dipnot

Kaynakça/Dipnot
1 Hristiyan dünyada 325 yılındaki I. İznik Konsili’nden itibaren 1962’ye kadar 21 büyük konsil toplanmıştır. Bu konsillerde, Hristiyanlığın iç meseleleri, İsa Mesih’in tabiatı, ikonların kutsal değeri, Kilise-Devlet münasebetleri, Papa’nın seçilme usulü, yanılmazlığı, piskoposlarla ilgili çeşitli meseleler ve Protestanlığın zuhuru, Aydınlanma’nın zorladığı açılımlar gibi içe, Haçlı seferleri, Moğol istilası, Kudüs’ün Müslümanlar tarafından ele geçirilmesi, Grek saldırıları, Osmanlı fütuhatı… gibi dışa dönük meseleler görüşülmüştür. Bkz. Mehmet Aydın, Hristiyan Genel Konsilleri ve II. Vatikan Konsili, 15 vd.
2 Ali İsra Güngör, Vatikan Misyon ve Diyalog, 88.
3 NA, 2. (Bu yazıda Vatikan belgelerine yapılan atıfların tamamı bir önceki paragrafta mezkûr çalışmadan alınmıştır.)
4 LG, 17.
5 NA, 2.
6 AG, 9 vd.
7 AG, 3.
8 NA, 2 vd.
9 Bkz. 2/el-Bakara, 135; 3/Âli İmrân, 72,3; 5/el-Mâide, 18…
10 Geniş bilgi için bkz. Güngör, 90 vd.
11 Güngör, 94 vd.
12 NA, 3.
13 Güngör, 209.
14 Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık, 369-70.
15 Yıldırım, 133.
16 AG, 2.
17 Güngör, 171.
18 Güngör, 172.
19, 21 RM, 55.
20 EN, 18.
22 RM, 57.
23 Güngör, 180.
24 RM, 52.
25 Mahmut Aydın, Dinsel Çoğulculuk ve Mutlaklık İddiaları, 99.
26 Mahmut Aydın, İsa Tanrı mı? İnsan mı?, 170. Nasr’ın bu bağlamda “izafi mutlak” kavramını kullanmasının sebeb-i hikmetini öğrencisi İbrahim Kalın’a sorduğumda, farklı dinlere mensup heterojen kitlelere hitap ettiğini; onları ürkütmemek için böyle bir dil kullanmak zorunda olduğunu söylemişti. Acaba Tevhid’e kendi ayağıyla bu kadar yaklaşmış bir Hristiyanı “Tanrı böyle istiyor” diyerek Teslis’in kucağına iteklemeye çalışmanın sebeb-i hikmeti ne ola ki?!