Paralel Yapı(lanmalar), Asleyn’in Önemi ve Rüya/İlham/Keşifle Amel

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

Müslümanların yaşadığı en temel kafa karışıklığı, “Asleyn” dediğimiz “iki temel”in (Usul-i Din ve Usul-i Fıkıh) hayatımızdan sessiz sedasız çekilmesinden sonra yaşanmaya başladı. “Asıl” olanlar hayatımızdan çekilince, yerlerini sahtelerinin alması kaçınılmazdı ve öyle oldu.

Paralel Yapı(lanmalar), Asleyn’in Önemi ve Rüya/İlham/Keşifle Amel yazısına devam et

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

Prof. Dr. Mehmet Çelik’e Açık Mektup

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

Sayın Çelik;

Bu ülkedeki çoğu insan gibi ben de sizi televizyon ekranlarından tanıdım. Turgay Güler’le Ülke TV’de yaptığınız Tarih konuşmalarını ben de herkes gibi kaçırmamaya çalıştım. Bilhassa Yakın Tarih konusundaki çarpıcı tesbitleriniz, cesur çıkışlarınız, dik duruşunuz… karşısında, izleyen herkes gibi ben de “Budur!..” dedim. TRT 1’deki o talihsiz konuşmanıza kadar, bahsinizin açıldığı ortamlarda müşterek takdir cümleleriyle anıldınız hep…

Prof. Dr. Mehmet Çelik’e Açık Mektup yazısına devam et

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

Noel – 5 (Tomas İncili)

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

Okuyucunun 4. sorusu şöyleydi:

“4. Thomas İncili’ni ilk defa duydum; benim bildiğim kadarıyla Matta, Markos, Luka, Yuhanna vardır.”

Soru metninde isimleri zikredilen metinler M.S 325 yılında İznik’te düzenlenen konsile damgasını vuran Roma İmparatorluğu’nun gücüyle “kanonik (yasal/sahih) inciller” olarak ilan edilene kadar 100’den fazla incil metni dolaşımdaydı. Bu süreçte, adı geçenler dışında kalan İncil metinleri “apokrif” (uydurma/zararlı) ilan etmek suretiyle yasaklamıştı. Bu noktadan itibaren Kanonik İnciller dışında kalan İncil metinleri tabir yerindeyse “yer altına çekildi.” Ele geçirilenler Kilise tarafından imha edildi, onları bulunduranlar, okuyanlar ölüme kadar giden ağır cezalara çarptırıldı.

Ancak bazı rahipler, Kanonik ilan edilenler dışındaki birtakım incillerin de aralarında bulunduğu 45 metni kopya etmeyi başardılar. Oluşturdukları nüshaları deri ciltler içinde muhafazalı bir şekilde bir kap içine yerleştirdiler ve Yukarı Nil vadisindeki kayalık bir yere gizlediler. Yaklaşık 1600 yıl Nec’u’l-Hammâdî denen bu bölgede gizli kalan söz konusu metinler, 1945 yılında çobanlar tarafından bulundu. Halen Kahire’deki Coptic Museum’da muhafaza edilen ve tamamı Koptça (Kıptî dili) olan bu “apokrif” metinler arasında Tomas, Philip ve Valentine incilleri de bulunuyordu.

Her ne kadar 12 Havari’den biri olan Tomas’la özdeşleştirilse de, Tomas İncili’nin yazarının havari Tomas olması mümkün görünmemektedir. Tıpkı “kanonik” incillerden Matta ve Yuhanna’nın havari Matta ve Yuhanna’ya izafe edilmesi gibi burada da havarilerin otoritesinden istifade amaçlı bir operasyon bulunduğunu sezmek zor değil.

Tomas İncili Prof. Dr. Ekrem Sarıkçıoğlu tarafından ilk olarak OMÜİF dergisinin 4. sayısında (1990) Türkçeye çevrilerek yayımlandı. Arkasından Prof. Dr. A. Yüksel Özemre tarafından “İsa’nın 114 Hadisi” adıyla neşredildi (2002). Prof. Dr. Özemre, belki de İslam Dünyası’nda ilk olarak bir İncil metnine şerh yazan Müslüman oldu.

Önsözde incil tarihi hakkında detaylı bilgi de veren Özemre, şerh ettiği pasajların mistik karakterine de özellikle dikkat çekmiştir.

Bu neşirden sonra Prof. Dr. Sarıkçıoğlu, Diğer İnciller adıyla yayımladığı değerli çalışmada, bugüne kadar Hristiyan dünyanın “apokrif” kabul ettiği ve aralarında –Barnabas İncili dışındaki– diğer bir kısım İncil metinlerinin de bulunduğu irili ufaklı 21 metni okuyucunun istifadesine sunmuş oldu.

Bu yazı serisinin ilkinde verdiğim okuyucu sorusunun metninde Tomas İncili’ne atfen zikredilen pasajlar da Tomas İncili’nde bulunmaktadır.

Ancak burada bir noktaya dikkat çekmek gerekmektedir: Sözünü ettiğimiz Tomas İncili’nin ortaya çıkmasından uzun asırlar önce İsrailli Filozof Toma’nın İncili adıyla apokrif bir metinden söz edilmektedir. Özemre’nin de belirttiği gibi, “Çocukluk incilleri”nin muhtevasına sahip bulunan ve Hz. İsa’yı intikamcı tabiatüstü bir varlık olarak tanıtan bu metnin bahse konu Toma İncili’yle isim benzerliği dışında herhangi bir bağlantısı yoktur.

Yine bu bağlamda Mani inancı mensuplarının kaleme aldığı bir diğer Tomaya Göre İncil’den daha bahsedilmektedir. Mani’nin üç sapkın müridinden birinin yazdığı belirtilen bu metnin de Toma İncili’yle herhangi bir ilişkisi yoktur.

2 Mayıs 2015 – Vahdet Gazetesi

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

İfrat-Tefrit Tutumlar Arasında Hadis

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

Özellikle “Üçaylar” gibi belli zaman dilimlerinde bir kısım hadislerin dolaşıma girmesi vaka-yı adiye haline geldi maalesef. Bu ayların faziletleri, bu aylardaki belli gecelerde namaz kılmanın sevabı, kılınacak namazın hususiyetleri… ile ilgili birçok rivayet “Resulullah (s.a.v) buyurdu ki…” denilerek naklediliyor.

Öte yandan “Hadis” dendiğinde adeta kimyası bozularak kırmızı görmüş gibi davranan bir kısım çevreler de bu durumu bahane ederek Hadis/Sünnet alanına salvo atışına geçiyor. Bu ümmet bu iki uçtan birine mahkûm mudur? Bu işin bir ortası, bir hakikati yok mudur?

Elbette vardır. Mesele önyargılarımızdan sıyrılma ve her ilmi ehline havale etme dirayetini gösterebilmekte…

Üçaylar ve kandillerle ilgili olarak kitaplarda ne bulduysa “hadis” diye nakledenler, tutumlarını garantiye alabilmek için tehlikeli bir söyleme başvuruyor ve “Bakın bu hadisi İmam Gazzalî kitabına almış. Sen buna “uydurma” dersen onu yalancılıkla itham etmiş olursun. Ahirette İmam Gazzâlî gibi bir veliyle hasımlaşmak ne büyük felakettir!..” türünden tehditler savuruyor. Bundan daha tehlikelisi, bir kısım kitaplarda “Kime Allah’tan bir (amelin) fazilet(iyle ilgili bir haber) ulaşır, o da kendisine ulaşan o faziletle amel ederse, o fazileti ona nakleden kişi yalancı bile olsa Allah ona o amelin sevabını verir”[1]Bkz. İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, I, 103. tarzında nakledilen bir rivayeti delil getirerek insanları sahih-uydurma demeden ellerine geçen her rivayetle amel etmeye teşvik edenlerin aymazlığı.

Hemen belirtelim ki bu rivayetin senedinde bulunan Ebû Ma’mer Abbâd b. Abdissamed el-Basrî hakkında İmam el-Buhârî “münkeru’l-hadis’tir” demiştir. Ehlince malumdur ki İmam el-Buhârî, “Kimin hakkında münkeru’l-hadis’tir” demişsem, ondan rivayette bulunmak helal değildir” demiştir.[2]Bkz. es-Süyûtî, Tedrîbu’r-Râvî, I, 582.

Yine bu rivayetin senedinde bulunan Muhammed b. el-Kasım el-Muhâribî, Eb.u’l-Hasen b. Hammâd, el-Hâris b. el-Haccâc isimli raviler de muhtelif açılardan cerh edilmiş kimselerdir.[3]Bkz. İbn Abdilberr, a.g.e., a.y. (muhakkikin notları).

Bir yanda Efendimiz (s.a.v)’in, Kim benim üzerimden bilerek yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın” tarzındaki tüyler ürperten tehdidi ve “Kim bizim emrimize (hükmümüze) dayanmayan bir amel işlerse, o amel merduttur” tarzında sahih hadisler, diğer yanda uydurmaya uydurmayla getirilen deliller!!

İmam Takiyüddîn İbn dakik el-Iyd şöyle der: “Mâlikîlerden bir zat regaib gecesi namaz kılan bir cemaatle, haram fiiller işleyen bir grup görmüş, haram fiiller işleyenlerin durumunun, namaz kılanlardan daha iyi olduğuna hükmetmiş. Zira haram fiil işleyenler yaptıkları işin farkındadırlar ve tevbe etme ihtimlleri mevcuttur; diğerleri ise yaptıkları işin taat olduğuna inandıkları için tevbe etmeleri de söz konusu değildir.”[4]El-Leknevî, el-Âsâru’l-Mecmû’a, 71.

Hadis alimleri bir hadise “uydurma” dediğinde, onu eserine almış kimseyi değil, uyduranı itham etmiş olurlar. Onu eserine alan kişi bunu çeşitli sebeplerle yapmış olabilir, hatta bundan mazur da görülebilir. Ama o rivayetin uydurma olduğu ortaya çıktıktan sonra sırf bu alim bunu eserine almıştır diye rivayetin üstüne kapanmaya devam etmek, Efendimiz (s.a.v)’in tehdidine muhatap olmayı da beriberinde getirecektir. Herkes hesabını buna göre yapmalıdır.

İnsanları uydurma hadisten sakındırmak yerine, uydurma hadisle amele teşvik etmek, ancak ahir zamanda görülebilecek bir garabet olsa gerek. Bunu yapanlar, “ben kaynağını veriyorum” diyerek bu işin sorumluluğundan kurtulabileceklerini sanıyorlarsa fena halde yanılıyorlar.

29 Nisan 2015 – Vahdet Gazetesi

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

Kaynakça / Dipnot   [ + ]

1. Bkz. İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, I, 103.
2. Bkz. es-Süyûtî, Tedrîbu’r-Râvî, I, 582.
3. Bkz. İbn Abdilberr, a.g.e., a.y. (muhakkikin notları).
4. El-Leknevî, el-Âsâru’l-Mecmû’a, 71.

Siyasal Sistem Modelleri

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

Devlet dediğimiz aygıtın temel misyonu, ait olduğu toplumun inanç ve kültür temelinde şekillenen ihtiyaç, talep ve beklentilerini karşılamaktır. Bireysel ve toplumsal haklar ve mükellefiyetler de bu temelde anlam ve pratiğini bulur. Her millet bu vakıa temelinde siyasal örgütlenme noktasında belli bir model benimsemiş ve uygulamıştır.

İslam’ın siyasal bir sistem öngörüsü var mıdır? Bu soru modern dönemde yaygın olarak “yoktur” şeklinde cevaplandırılmış olsa da, Kur’an ve Sünnet üzerine ibtina eden ilimler ve tarihsel tecrübe bunun aksini söylemektedir.

Modern bakış açısının yukarıdaki cevabı, Sünnet’i görmezden gelme tavrının tabii bir yansımasıdır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Modernistler kendi tercihlerini “Kur’an’ın gereği” diye sunma illüzyonuna başvururken, küllî bir hakikati tekil/cüz’î/sübjektif bir istidlale kurban ediyorlar… Zira biliyorlar ki Sünnet bu alanda meydanı onların vehimlerine terk etmemiş, Efendimiz (s.a.v) “Kur’an’ı beyan” görevi çerçevesinde bu noktada da bize “olması gereken”i göstermiştir.

İslam ümmetini, siyasal-toplumsal bir bütünlük içinde bir arada tutmaktan ve Müslümanların maslahatlarını gerçekleştirmekten başka bir misyonu olmayan Hilafet –yıllar yılı bu topraklarda yeni nesillere “cüzzamlı” bir kavram olarak propaganda edilmiş olsa da– İslamî ilimlerin ve tarihsel tecrübenin ortaya koyduğu en temel hakikatlerden biridir. Söz konusu propagandanın ezici etkisi altında bu Ümmet yıllar yılı, “Hristiyanları, Yahudileri, Budistleri, Hinduları… bir arda tutan merkezî yapıları var da Müslümanların neden yok?” sorusunu diline almaya dahi cesaret edemedi.

Bu noktada “demokrasi şirktir” sakızını çiğnemenin bir anlamının olmadığını yüksek sesle konuşmak durumundayız. 70’li-80’li yılların “tercüme furyası”nda bu toprakların müktesebatına sırt dönen bir kısım yazar-çizerlerin diline pelesenk olan bu slogan, itiraf edelim ki konu hakkında derinlemesine yapılmış çok yönlü tahlillerin neticesi olmayıp, Kur’an ve Sünnet’i “gâvur işgali” altındaki coğrafyalarda bir “kurtuluş ideolojisi” üretme refleksiyle okuyan belli bir çizginin ortaya koyduğu bir tesbittir.

Demokrasi bir “şablon”dur. İçini siz doldurursunuz. Bu ülkede 12 Eylül anayasasına “evet” diyenlerin ne büyük bir yekün teşkil ettiği hafızalardadır. Buna mukabil, şimdilerde 12 Eylül anayasasının kökten değişmesini isteyenler çoğunluğu oluşturuyor. Bu iradenin, önümüzdeki Haziran seçimlerinde “Başkanlık sistemi”ne giden yolu açacak anayasa değişikliğine de “evet” diyeceğine kesin gözüyle bakabiliriz…

Ancak burada bir probleme işaret etmemiz gerekiyor: İslamî ilimlerin ve tarihsel tecrübenin ortaya koyduğu pratik bugün bir takım tekinsiz çevreler tarafından gündeme getirilmekte ve alabildiğine istismar edilmektedir.

Mesele Müslümanların –en azından ekseriyetin– ortak iradesinin temsil edilip dilmediği sorusunun cevabında gizlidir. Bugün icraatlarını ve bağlantılarını ibretle müşahede ettiğimiz arızalı yapının en temel açmazı budur. Varlığını Müslümanlarla mücadeleye adamış kökü dışarıda bir yapının Müslümanları temsil ve Müslümanların maslahatlarını deruhte etme iddiası inandırıcı bulunup ciddiye alınabilir mi?

27 Nisan 2015 – Vahdet Gazetesi

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

Noel-4

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

3. Hz. İsa’nın belirtilen doğum tarihi doğru mudur?

Hz. Meryem validemizin Hz. İsa (a.s)’ı dünyaya getirişinden bahseden ayetlerde şöyle buyurulmaktadır: “(Cebrail) “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk armağan etmek için gönderildim” dedi. Meryem şöyle dedi: “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım halde benim nasıl çocuğum olur?” (Cebrail), “Evet” dedi, “öyledir. (Fakat) Rabbin buyurdu ki, “Bu benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir.” Böylece Meryem çocuğa hamile kaldı ve uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. “Keşke bundan önce ölseydim de, unutulup gitmiş olsaydım” dedi. Bunun üzerine ağacın alt tarafından (bir ses) ona şöyle nida etti: “Üzülme. Rabbin senin (bulunduğun yerin) alt tarafından bir dere akıttı. Hurmanın dalını kendine doğru silkele; üzerine taze hurma dökülsün. Artık ye, iç; gözün aydın olsun…”[1]19/Meryem, 19-26.

Ayetlerden anlaşıldığına göre Hz. Meryem validemiz doğum zamanı geldiğinde hurma ağacının altına çekilmiş, hemen alt tarafından akmakta olan dereden su içerek ve üzerine sarkan dallardan silkelediği taze hurmaları yiyerek Hz. İsa (a.s)’ı dünyaya getirmiştir. Buradan, doğumun yaz aylarında gerçekleştiği açık şekilde anlaşılıyor.

Kanonik İncillerden Luka’da şu ifadeleri buluyoruz: “… Onlar ordayken Meryem’in doğurma vakti geldi ve ilk oğlunu doğurdu. Onu kundağa sarıp bir yemliğe yatırdı. Çünkü handa yer yoktu. Aynı yörede sürülerinin yanında nöbet tutarak geceyi kırlarda geçiren çobanlar vardı. Rabb’in bir meleği onlara göründü ve Rabb’in görkemi çevrelerini aydınlattı. Büyük bir korkuya kapıldılar. Melek onlara, “Korkmayın” dedi. Size bütün halkı çok sevindirecek bir haber müjdeliyorum: Bugün size, Davut’un şehrinde bir kurtarıcı doğdu. Bu, rab olan Mesih’tir. İşte size bir işaret: Kundağa sarılmış ve yemlikte yatan bir bebek bulacaksınız…”[2]Luka, 2/6-12.

Pavlus Kristolojisi’nin ürünü olduğu açık olan unsurları bir kenara ayıkladığımızda bu metnin Kur’an-ı Azimüşşan’da haber verilen hakikate uygunluk arz ettiğini, dolayısıyla Luka İncili’ne göre de Hz. İsa (a.s)’ın dünyaya geliş zamanının yaz ayları olduğunu söylemek gerçeğin ifadesi olacaktır.

Hakikat böyle olduğu halde Hz. İsa (a.s)’ın dünyaya geliş zamanı olarak Hristiyan aleminde genel kabul gören 25 Aralık günü nereden çıkmıştır? Bununla ilgili 3 ihtimal söz konusudur:

1. Hz. İsa (a.s)’ın doğum zamanıyla ilgili bu oynama, kuzey yarımküredeki “kış gündönümü”yle ilgilidir.
2. Bu tarihin kabulünde Hristiyanlık içindeki pagan unsurların etkisi vardır. (Hristiyanlık içindeki pagan etkisi, gerek kültür, gerekse inanç bakımından sanıldığından daha fazladır.)

3. Hristiyanlık içinde bir görüşe göre Hz. İsa (a.s)’ın ana rahmine düşmesi 25 Mart’ta olmuştur. Bu tarihe kadar 9 ay eklendiğinde 25 Aralık tarihine ulaşılır. Bu da 1. maddede anlatılan hususa zemin hazırlamıştır.
Bu tarihin Hz. İsa (a.s)’ın doğum zamanı olarak kabulü de yine Pagan/Roma kültürünün baskın olduğu döneme rastlar. M.S 325 veya 326, genellikle zikredilen tarihtir ki, bunun, Roma tarafından Tevhid çizgisini temsil edenlerin tamamen devre dışı bırakılıp Pavlusçu şirk inancının resmî olarak benimsendiğinin ilan edildiği meşhur İznik Konsili’nin toplandığı tarih olması tesadüf değildir.

Günümüzde Noel kutlamalarının hemen tamamen dinî unsurlardan arındırılarak “kültürel” bir muhtevaya büründürülmüş, hedonizmin bir aracı haline getirilmiş olduğuna da dikkat edilmelidir.
Bu kutlamaların son zamanlarda ülkemizde de bir kısım “muhafazakâr” yazarlar tarafından “Noel olarak değil, ama bir yılın bitip diğerinin başladığı bir zaman dilimi olarak kutlanmasında İslamî açından bir sakınca görülmemesi gerekir” türünden hezeyanlarla içimize taşınmaya çalışıldığını görmek son derece düşündürücüdür.

Devam edecek.

25 Nisan 2015 – Vahdet Gazetesi

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

Kaynakça / Dipnot   [ + ]

1. 19/Meryem, 19-26.
2. Luka, 2/6-12.

Din Mezhep İlişkisi-2

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page

“Mezhep tabirinin yapısında mutlak sübjektivite/görecelilik vardır, ama Din böyle değildir” şeklindeki kabulün bir “zihin yanılsaması” olduğunun en açık delili, bizzat Din’in önümüze koyduğu “zarurât” (inanılması zorunlu hususlar) alanıdır.

İtikad alanını da tıpkı fıkhiyyat gibi “farzlar, vacipler, sünnetler ve müstehaplar” şeklinde kompartımanlara ayırarak konuşacak olursak, ilk kategoriyi (itikadın farzlarını) Kur’an’ın açık/muhkem nasslarının oluşturduğu “zarurât-ı diniyye”nin teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman, “itikadın farzları”dır. Bu hususlara inandığını söylemekle birlikte, bunların “zorunlu neticeleri” konusunda tereddüt veya inkâr izhar etmek, söz konusu hususlara imanı temelden boşa çıkarır.

Söz gelimi bir kimse “Ben Allah’a iman ediyorum; aynı zamanda Allah’ın falan kişiye hulul ettiğini de kabul diyorum” dese, yahut, “Peygamber’e iman ediyorum” dediği halde, O’ndan sonra da peygamber (resul) gelebileceğini iddia etse, o kimsenin Allah inancı da, Peygamber inancı da temelden sakatlandığı için bu konulardaki iman iddiası geçerli değildir.

Aynı şekilde kendisini “mü’min” olarak ifade eden bir kimse, alemin kadim olduğunu (dolayısıyla bir Yaratıcı tarafından var edilmediğini) söylese, aynı sebepten, yani “zarurât-ı diniyye”yi ihlal ettiği için iman iddiası boştur. Bir önceki yazıda değindiğim “Sahabe” konusu da böyledir.

Dikkat edilecek olursa bu hususların hiç birini birebir nakzeden açık, kesin, muhkem bir nass yoktur. Yani Kur’an’da “alem kadim değildir”, “Allah hiçbir varlığa hulul etmez”, “Hz. Muhammed (s.a.v)’den sonra resul gelmeyecek” yahut “Sahabe’yi toptan tekfir/tadlil etmek yanlıştır” diye bir nass yoktur. Böyle olmasına rağmen örnek kabilinden zikrettiğim bu türlü şeylere inanmak, kişiyi dinden çıkarır. Çünkü bunlar, ilgili nassların istikrasından çıkan “zaruri” neticelerdir…

Bir kısım ilahiyat hocalarında gördüğümüz, “Din ilahîdir, ama mezhep beşerîdir” türünden iddialar, aslında “itikadın farzları” bağlamında Din’in bizden ne istediğinin tam olarak belli olmadığı, Yüce Allah’ın, meseleyi insanların sübjektif yorumlarına terk ettiği, dolayısıyla bu alanda mevcut inanışların hiç birinin hakikata tekabül etmemiş olabileceği anlamına gelir. Bunun varacağı tabii netice ise şudur: Aslında insanlık tarihi boyunca bir tek kişi bile temel itikadî meselelerde vahye dayanan inancının mutlak doğru olduğunu söyleyemez. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: İnsanlık tarihi boyunca vahiy konusunda ortaya konmuş temel inançların tamamı yanlış olabilir!

Bu bakış açısının semeresi ise şudur: Allah Teala, en temel alanlarda bile insanlardan ne istediğini ya tam açıklamadı veya açıklayamadı!

İlk ihtimal batıldır; zira Allah Teala, vahyi, insanlardan ne istediğini iletmek üzere göndermiştir. Bu maksatla gönderilmiş vahiyde bu maksat ihlal edilmişse bu, gönderenin ya abesle iştigaline veya acziyetine delalet eder ki, her iki şık da hilaf-ı hakikattir.

İkinci ihtimal de batıldır, zira –yukrıdaki ikinci şıkta olduğu gibi– burada da Yüce Allah’a acziyet isnadı söz konusudur.

Bu bakımdan Din’in nerede bittiğini, mezhebin nerede başladığını tayin, zannedildiği kadar kolay değildir.

Burada dile getirmemiz gereken bir diğer nokta da şudur: Bir önceki yazıda “fırkalaşma” vakıasının ortaya çıkış sürecine değinmiştim. O vakıaya dikkatle bakanların rahatlıkla görebileceği gibi, ana gövdeden ayrılan her bir fırka, kendisi gibi düşünmeyenleri tekfir etmekle temayüz etmiştir. Onları birer “fırka” olarak ana gövdeden ayıran belki de en önemli hususiyet budur. Dolayısıyla “mezhebi dinin önüne geçirme” vakıası burada karşımıza çıkmaktadır. Buna mukabil “ana gövde”, “zarurât-ı diniyye” sınırlarını ihlal etmedikçe onları tekfir etmez.

Bu noktayı bugün de rahatlıkla müşahede edebiliriz. Ehl-i Sünnet dışındaki fırkalar şu veya bu kavram/isim altında kendileri gibi düşünmeyenleri tekfir etme noktasında birleşmektedir.

 22 Nisan 2015 – Vahdet Gazetesi

PaylaşShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestPrint this page