Ruhu’l-Beyan Tefsiri Ve Vitir Namazı-1

Ebubekir Sifil2009, 2009 Yılı, Gazete Yazıları, Okuyucu Soruları, Şubat 2009, Şubat Ayı 2009 OS

Soru

Bir kitapta (…) şöyle okumuştum: Vitir namazında kunut için tekbir alırken elleri kaldırmanın nereden geldiği ve nasıl sünnet olduğu hususunda ise Ruhu’l-Beyan tefsirinde çeşitli rivayetler kaydedilmektedir. Bu rivayetlerden birisi şu şekildedir: Miraç gecesi Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Mescid-i Aksâ’da bütün Peygamberlere imam oldu ve onlara iki rekât namaz kıldırdı. Hz. Musa Peygamberimizden Sidre-i Müntehâ’ya vardığı zaman kendisi nâmına bir rekât namaz kılmasını istedi

Peygamberimizin Hz. Musa ile Miraç Gecesinde karşılaşacağı Secde Sûresinde meâlen şöyle ifade edilir: ‘And olsun ki, Biz Musa’ya Tevrat’ı verdik; o Tevrat’a nasıl kavuştuysa sen de Bizim vaadimize kavuşacağından öylece şüphe etme. Biz o kitabı İsrailoğulları için bir hidayet rehberi kılmıştık’. Bu âyetin birkaç tefsiri vardır. Bunlardan birisi, Peygamberimizin, Kur’ân’ın tamamına kavuşacağından şüphe etmemesi, diğeri de Miraç Gecesinde Hz. Musa’ya kavuşacağından şüphe etmemesidir.

“Peygamberimiz (a.s.m.) Miraç’ta, Sidre-i Mühteha’ya çıktı, bir rekât namaz kıldı. Buna bir rekât da kendisi ilâve etti. Namaz iki rekât oldu. Cenab-ı Hak kendisine bir rekât daha kılmasını emretti. Böylece namaz, akşam namazı gibi vitir [tek] oldu. İşte Peygamberimiz üçüncü rekâtı kılacağı sırada İlâhî rahmet ve nur tecelli etti. Peygamberimiz o nur içinde kaldı. Ve kendinden geçmiş vaziyette elleri çözüldü. Sonunda ellerini kaldırarak tekbir aldı. İşte elleri kaldırmak böylece sünnet oldu.

“Başka bir rivayette ise, Peygamberimiz üçüncü rekâtı kılacağı sırada Fatiha ve zamm-ı sûre okudu. Rükûa gideceği sırada Cehennemi gördü. Cehennem ehli kömür gibi simsiyah olmuştu. Peygamberimiz bu halde de kendisinden geçti ve elleri çözülüverdi. Hemen Cebrail (a.s.) geldi, Peygamberimizin üzerine Kevser suyundan döktü. Böylece Peygamberimiz kendine geldi. Tekbir alıp kunut dualarını okudu. Kunut duasında Cehennemden ve Cehennem ehlinden Allah’a sığındı.” (Ruhu’l-Beyan, 4:413-414.)

Cevap

İsmail Hakkı Bursevî (v. 1725), İslamî ilimlerin hemen her dalında eser vermiş bir mutasavvıf ve müfessirdir. Tasavvuf’ta İbn Arabî ekolünün sıkı takipçilerindendir. Ehl-i Sünnet hadis alimlerinin itibar etmediği bir kısım rivayetleri keşfe dayanarak sahih kabul etmesi ve onlar üzerine hüküm/kanaat bina etmesi, mesela bu çerçevede kâfirlerin cehennem azabından zaman zaman kurtulabileceklerini ve ilahî cemali bir şekilde müşahede edebileceklerini söylemesi ve bunlara paralel diğer bir kısım meselelerdeki görüşleri, Ehl-i Sünnet’in genel kabulleriyle örtüşmeyen hususlar arasındadır.

Onun Rûhu’l-Beyân isimli tefsiri, kalbe rikkat veren menkıbelere ve sufîlerin ayetlerden elde ettiği işarî manalara ve tevillere yer vermesiyle, ayetlere getirdiği ilgi çekici ve hoş izahlarla hususiyet kazanmış bir eserdir. Muhammed Zâhid el-Kevserî bu eserden bahsederken, nakil ve rivayet konusunda kaynak seçimine titizlik göstermediğini, önüne gelen her kitaptan iktibasta bulunduğunu söyleyerek önemli bir noktaya dikkatimizi çeker.

Abdülettâh Ebû Gudde de adı geçen eserdeki bir kısım mevzu hadislere değinir ve onun bu konudaki tutumu ile usulcü ve fakih tarafını bağdaştırmanın zorluğundan şaşkınlıkla bahseder. Onun mezkûr eseri ile birlikte ez-Zemahşerî’nin, el-Beydâvî’nin ve Ebussuud Efendi’nin tefsirlerindeki her rivayete güvenilemeyeceğini belirtir ve bizi bu noktada uyanık olmaya davet eder.

Bir kısım tefsirlerde böyle bir zaafın bulunması, müelliflerinin Hadis ilimlerinde gerekli donanıma sahip olmamaları ve kendilerinden önceki müfessirlere olan itimatları sebebiyle onların naklettiği rivayetleri, araştırma gereği duymadan eserlerine almalarındandır.

Devam edecek.

Milli Gazete – 1 Şubat 2009