Hatemu’l-Evliya Meselesine Mülhak

Ebubekir Sifil2006, 2006 Yılı, Gazete Yazıları, Okuyucu Soruları, Temmuz 2006, Temmuz Ayı 2006 OS

9-10 Temmuz tarihli yazılar üzerine gerek siteye, gerekse e-posta adreslerime hayli ileti geldi. Bir kısmı ipe-sapa gelmez, savunma içgüdüsüyle yazılmış “perişanname”lerden oluşan iletiler arasında, ciddiye alınmayı hak edenler de yok değildi.

“Perişanname”lerden birinde “hadis-i şerifin ravi zincirini ve sıhhatini zayıflatmak istediğim ve böylece inkârı cihetine gittiğim” iddia edildikten sonra aynen şöyle deniyor: “… Ne var ki Hz. Mehdi ile ilgili hadis-i şeriflerde Kap’dan rivayet edilen hadis-i şerifler mevcut olduğu gibi Kab-el Ahbar’dan rivayet edilenler de vardır. (…) Ayrıca Ebu Abdullah Nuaym b.Hammad’dan rivayetler olduğu gibi, Naim b.Hammad’dan da rivayetler vardır.”

Ciddiye alıp bu perişanlığın üstüne gideyim mi? Hayır, bunu yapmayacağım. Ancak bu ileti sahibinden bir talebim var: Lütfedip işbu “Kap” ve “Naim b. Hammad” hakkında biraz tanıtıcı malumat aktarırsa ilim alemine –bahusus Hadis ilimleri ile iştigal edenlere– unutulmaz bir hizmet sunmuş olacak. Ben de kendisine ömür boyu minnettar kalacağım. (Bu arada “hadis-i şerif” dediği metnin Ka’b el-Ahbâr’a aidiyeti bile şüpheli bir söz olduğunu tekrar etmek zorunda kalışımı anlayışla karşılayacağınızı umuyorum!)

Bir başka mesajda ise, bahsi geçen yazılarda mezkûr Ka’b el-Ahbâr rivayeti hakkında söylediklerimin doğruluğu teslim edilmiş olmakla birlikte, yöntem ve üslup konusundaki çekinceler dile getirilmiş. İleti sahibine göre bu hususta önce “zat-ı muhterem”le görüşüp, meseleyi ona arz ettikten sonra kamuoyuyla paylaşmam gerekiyormuş. (Dengeli üslubu dolayısıyla burada kendisine teşekkürlerimi iletmek istiyorum.)

Öncelikle belirteyim ki, “Hatemu’l-Evliya” başlıklı yazıları, hiç tanımadığım biri hakkında kaleme almış değilim. Hakikat Yayıncılık tarafından neşredilen eserlerin ve Hakikat dergisinin dilini, üslubunu ve tarzını bilenlerdenim ve eğer söylenenin hakikatini söyleniş yöntem ve üslubuyla değerlendirmek doğruysa, bu babdaki eleştirinin öncelikle “zat-ı muhterem”e yöneltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede “zat-ı muhterem”in “tekfir makinası”na uğratılmaktan sıyrılabilmiş kalburüstü kaç isim sayılabilir?.. Ve “zat-ı muhterem”, tekfir edip cehennem gayyasına yuvarlamadan önce bu isimlerin kaçıyla bizzat görüşüp fikirlerini birinci ağızdan dinlemiş, düşüncelerini kendilerine iletmiştir?..

Üstelik, bahsi geçen yazılarımda meselenin bu ve başka boyutları üzerinde durmadığımı ayrıca belirtmeye gerek yok. O yazıların amacı, Efendimiz (s.a.v)’e ait olmayan, hatta –dediğim gibi– Ka’b el-Ahbâr’a aidiyeti bile hayli şüpheli bulunan bir sözün “hatemu’l-evliya” kisvesini giyinmek adına “hadis-i şerif” mertebesine yükseltilmesinin kabul edilemezliğine dikkat çekmekti. İzninizle bu kadarcık uyarıya da hakkımız olsun değil mi?!

Esasen böyle önemli bir meselede sarf-ı kelam ve bezl-i kalem etmeden önce, meseleye mihver kılınan rivayetin durumu iyice tahkik edilmeli değil miydi? Sonra bazı çevrelerin “ver-yansın”ına maruz kalındığında “Bunlar Tasavvuf karşıtıdır” türünden savunmaların pek de işe yaramadığını acı acı seyretmek durumunda kalıyoruz…

Bilhassa belirteyim ki, mezkûr yazılar bağlamında “zat-ı muhterem”in ne hizmetleri, ne de başka konulardaki görüş ve değerlendirmeleri üzerine dile getirilen hususlarla ilgileniyorum. Dikkat edilecek olursa yazılarımda bu hususlarla ilgili tek kelime etmiş değilim.

Dolayısıyla meselenin gereksiz yere dallandırılıp budaklandırılarak başka sahalara çekilmesine ne rıza gösterir, ne de müsaade ederim. Vesselam.

Milli Gazete – 15 Temmuz 2006