Tasavvuf “Mesele”si

Ebubekir Sifil[dosya], 2012, Gazete Yazıları, Konularına Göre, Mayıs 2012, RIHLE Dergisi, Tasavvuf, Tasavvuf DosyasıBir Yorum Yazınız

Bir Ramazanı daha idrak ettik. Bir Ramazanın daha feyiz ve bereketine dokunuyoruz elhamdülillah. Hepimiz için, bütün Ümmet için ve insanlık için hayırlara vesile olması niyazımızdır.

Rıhle –bir hayli gecikmeyle– inşaallah bu hafta çıkacak olan 14. sayısında Tasavvuf’u dosya konusu yaptı. Bu sayıya dercedemediğimiz yazıları, 15. sayının dosya konusunu “Tasavvuf-2” şeklinde koyup orada okuyucuya sunmuş olacağız inşaallah.

Tasavvuf bu Ümmetin en temel varoluş alanlarından biridir. İslam coğrafyasını bir uçtan ötekine dolaşın, Tasavvuf’un izlerini görürsünüz. İster Endülüs’e gidin ister Orta Asya’ya, ister Afrika’ya uzanın ister Orta Doğu’ya, İslam coğrafyasının her karışında Tasavvuf’un rengini, tadını, kokusunu hissedersiniz. Sarayda da karşınıza çıkar, en ücra köyde de. Ulema meclislerinde de rastlarsınız ona, mahalle kahvesinde de de. Dedim ya, bizim en temel “varlık alanlarımızdan” biridir Tasavvuf.

Osmanlı’da yaşanmış “Kadızadeli-Sivasi” sürtüşmesi “arızî” bir durumun ifadesidir. Tıpkı İbn Teymiyye ile başlayan ve gittikçe temelli bir “arıza”ya dönüşen arızî süreç gibi. İslam dünyasını bir baştan bir başa saran ve özellikle gençleri köklerimizden koparıp hakikatsiz, ruhsuz, köksüz, kuru, kurgusal ve haşin bir selef söyleminin anaforuna savuran bu süreç hafızalarımıza ve köklerimize kastediyor. Çok tehlikeli bir gidiş bu!

[alert type=”info”]Adı anıldığında aklımıza hemen “şirk” çağrışımları eşliğinde “rabıta”, “istiğase”, “isti’ane”… meselelerinin gelmesi gibi, günümüzde yaygın olarak rastlanan kötü örnekler de, aradan geçen zaman içinde ve araya giren mesafe boyunca Tasavvuf’un hakikatinden ne kadar uzaklaştığımızı gösteriyor aslında. Modern hayat her alanı olduğu gibi Tasavvuf alanını da fena halde dejenere etti. Daha doğrusu hasbel kader adı Tasavvuf’la birlikte anılan bir kısım kişi ve çevrelerin arızalı tutumları Tasavvuf alanının bir kısım insanlar ve çevreler nezdinde tümüyle itibar kaybına uğramasına sebebiyet verdi.[/alert]

Bu durumun istisnaları yok mu? Elbette ve şükür ki var. Tasavvuf’un arı-duru veçhesini her türlü tavsifin üstünde ve ötesinde yaşayanlar ve yansıtanlar, ruhunu kaybetmiş modern dünyada çok şükür ki hala etraflarına ışık saçmaya devam ediyor.

Bir süre önce Sufi Kitap neşriyatı olarak birkaç kitap gönderilmiş Daru’l-Hikme’ye. Muhterem Ömer Tuğrul İnançer’in “Hz. Mevlânâ”sı, muhterem Fatih Çıtlak’ın “Huzur Defteri” ve muhterem Tosun Bayrak’ın “(el-)Esmâü’l-Hüsnâ”sı. İnşaallah imzalarını almak da nasip olur bu kıymetli “tuhfe”ler için.

Muhterem müelliflere teşekkür için yayınevinden telefon numaralarını istettim. Ama aradan 10 güne yakın bir zaman geçtiği halde hala bir cevap çıkmadı. Ben de teşekkürü buradan yapmak durumunda kaldım.

“Hz. Mevlânâ”, muhterem İnançer’in Hz. Mevlana üzerine verdiği birkaç konferansın deşifre edilmiş hali. Hz. Mevlana etrafında –tabirim hoş görülsün– ağzı olanın konuştuğu bir zaman ve zeminde hakikatin, “işin ehli”nden öğrenilmesi son derece önemli. Mevlana fotoğrafını, hatta genel olarak Tasavvuf’u hakiki veçhesiyle görmek isteyenler için muhterem İnançer’in ne kadar önemli bir merci olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok…

Muhterem Fatih Çıtlak’ın “Huzur Defteri”, “huzur”da alınmış notlardan oluşuyor ve başladığınızda elinizden bırakamıyorsunuz. Gerek kişilerin ve hadiselerin birbirine bağlanışı, gerekse diğer üslup özellikleri bu çalışmayı gerçek anlamda “farklı” kılıyor.

Muhterem Tosun Bayrak’ın “(el-)Esmâü’l-Hüsnâ”sı, adından da anlaşılacağı gibi Yüce Allah’ın güzel isimlerinin kısa şerhinden oluşuyor. William Chittick’in önsözüyle başlayan kitapta, Esma-i Hüsna’nın kolay anlaşılır bir üslupla açıklaması yapılıyor, her ism-i şerifin ardından, o isme tecelligâh olan insanın hususiyetleri dikkate sunuluyor ve nihayet o ism-i şerifin havassı cümlesinden bazı tavsiyelere yer veriliyor. Kitabın sonunda Efendimiz (s.a.v)’in güzel isimlerine de kısa bir bölüm halinde yer verilmesi ayrı bir güzellik oluşturmuş.

Bitirirken bir-iki noktaya temas etmeden geçemeyeceğim.

İlki: Eserlerde geçen bir kısım hadis rivayetlerinin Hadis ulemasının koyduğu kriterler doğrultusunda değerlendirilmesi iyi olurdu.

İkincisi: Daha önce de muhtelif vesilelerle değinmiştim: Dilimiz öyle alışmış, ama “Esmâü’l-Hüsnâ” terkibi bir isim tamlamasıdır ve “Hüsnâ’nin isimleri” demektir. Hüsnâ da münnes (dişil) bir kelimedir. Dolayısıyla bu, son derece yanlış bir kullanımdır. Ya Osmanlıca imlaya uygun olarak “Esmâ-i Hüsnâ” veya Arapça aslına uygun olarak (sıfat tamlaması şeklinde) “el-Esmâü’l-Hüsnâ” demeliyiz.

Milli Gazete – 29 Mayıs 2012

Sonraki Yazı

Kabir Meselesinde İtiraza Cevap-1

Öncelikle itiraz sahibine katkısı için teşekkür ederek başlayayım. İtiraz sahibi kardeşimin meseleyi "türbeler" üzerinden ele ... Read more

Önceki Yazı

Çocuklarımız Kime Teslim?

Türkiye'nin yaşadığı tam anlamıyla "baş döndürücü" değişim ve dönüşüm süreci, "İslamî kesim"in de paralel bir ... Read more

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir